Laboratorio Cianorte

Dicas, Recomendações, Ideias

SRatı MüStakim Ne Demek?

Müstakim ne anlama gelir?

Sırat-I Müstakim Ne Demek? Sırat-I Müstakim Üzere Yaşamak Yaşamak Nedir? SRatı MüStakim Ne Demek Sırat-ı Müstakim Ne Demek? Sırat kelimesi “yolcuların devamlı olarak gidip geldikleri yol; apaçık ve dosdoğru yol” şeklindedir. Müstakim kelimesi “düzgün, doğru, dengeli ve mutedil” anlamlarına gelmektedir. Burada apaçık ve dosdoğru yolu ifade etmekte olan “sırat” sözcüğünün bir de ” istikamet” kelimesiyle nitelendirilmesi, birbirini tamamlamakta olan iki nedenden dolayıdır.

  1. İlki; bu yolun kendisinde hiç hata ve yanlışlık bulundurmayan dosdoğru bir yoldur.
  2. İkinci ise istikametin gibi sapması ve eğriliği olmayan düz çizgideki yoldur.
  3. Düz çizgideki yol ise iki mesafe arasında en kısa ve en yakın yolu ifade etmektedir.
  4. Sırat-ı Müstakim Üzere Yaşamak Nedir? Sırat-ı Müstakim tabirinin tam olarak ne anlama geldiğini en iyi açıklayan Allah Resulü Muhammed (sav)’dir.

Abdullah b. Mesud’un anlattığı bir rivayete göre; Resulallah (sav) günün birinde yere düz bir çizgi çizdi ve etrafındaki sahabelere şöyle dedi; “İşte bu Allah c.c. dosdoğru yoludur.” Bu düz çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizdi ve “bunlarda diğer yollardır ki o yolların hepsinin başında birer şeytan bulunmakta ve kişileri kendi yollarına çağırmakta” demiştir.

Sıratı müstakim nedir örnek?

Sırat-I Müstakim Nedir? Sıratı-I Müsatkim Ne Anlama Gelir? SRatı MüStakim Ne Demek Sırat-ı Müstakim Nedir? Sırat-ı Müstakim kelimesinin sözlük anlamı en doğru yoldur. Bu kelime dinimizde Hak yolu anlamında kullanılır. Kuran’ı Kerim’in ilk suresi olan Fatiha Suresini okuyan Müslümanlar, Allah’a ”bizi doğru yola ilet” diye dua ederler.

  • Doğru yol, batılın zail olup Hakkın Hz.
  • Muhammed ile birlikte zuhur ettiği İslam’dır.
  • Al-i İmran Suresinin 51.
  • Ayetinde ise Hz.
  • Muhammed’in tebliğ ve davet ettiği yolun sırat-ı müstakim olduğu bildirilir.
  • Sırat-I Müstakim Ne Anlama Gelir? Sırat-ı Müstakim, Allah’ın razı olduğu yol demektir.
  • Bu yol, insanın aklını ve iradesini kullanarak tek yaratıcının Allah olduğuna, ahiret gününe, peygamberlere, meleklere, Kuran’ı Kerim’e, kaza ve kadere iman etmesi anlamına gelir.

Sırat-ı Müstakim üzere yaşayan kullar, Allah’ın emir ve yasaklarına uyarlar. Dinimizce en büyük günah sayılan şirk günahını işlemezler ve Allah’tan başka ilah edinmezler. Sırat-ı Müstakim üzere yaşamak, peygamber efendimizi örnek almak, onun hadislerde öğütlediği ve sünnetiyle örnek gösterdiği şeyleri kendi hayatımıza uygulamak demektir.

Allah’ın razı olduğu yol anlamına gelen sırat-ı müstakimde olan kullar, yalan söylemez, başkasının malına göz dikmez, sadece kendisine helal kılınan rızıklardan yer. Peygamberimizin sahabesi de sırat-ı müstakim üzere yaşamış ve bu nedenle birçoğu henüz hayattayken cennetle müjdelenmiştir. Tüm Müslüman alemi de bu yol üzere olmalı, küçük büyük tüm günahları işlemekten sakınmalıdır.

: Sırat-I Müstakim Nedir? Sıratı-I Müsatkim Ne Anlama Gelir?

Sıratı Müzre ne demek?

İçinde barındırdığı faziletlerle Fatiha Suresi, Müslümanların en sık tekrar ettiği sureler arasında yer almaktadır. Bu surede geçen “sırat-ı müstakim” kavramının anlamı da aynı sıklıkta araştırılmaktadır. Peki, sırat-ı müstakim ne demek? Bu terimin geçtiği ayetler ve hadisler nelerdir? Sizler için ortaya atılan tüm bu soruların cevaplarını bulduk.

  • İşte sırat-ı müstakim teriminin anlamı ve sırat-ı müstakim olmak üzere şeklinde Kur’an’da geçen tüm ayetler.
  • Arapçada yol anlamı taşıyan üç farklı sözcük yer almaktadır.
  • Bu sözcükler; tarik, sebil ve sırat olarak sıralanmaktadır.
  • Ancak buradaki sırat müstakim ile birlikte kullanıldığında daha geniş bir kavramı temsil etmektedir.

Sırat-ı Müstakim Ne Demek? Sırat ve müstakim kelimelerinin birleşmesiyle “apaçık ve dosdoğru yol” manası ortaya çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de kullanım bakımından da yanlış ve aşırılıklardan uzak, dengeli ve orta yol anlamına gelmektedir. İbn-i Hanbel’den aktarıldığı üzere Hz.

Muhammed bir gün önüne çizgi çizer ve “Bu Allah’ın dosdoğru yoludur.” der. Sonra bu çizginin her iki yanına birer çizgi daha ekleyerek “Bu da şeytanın yolları.” demiştir. Bu üç çizgiden sonra da En’am Suresi’nin 153. ayetini ashabına okumuştur. Sırat-ı Müstakim Üzere Olmak ile İlgili Ayetler ve Hadisler Sırat-ı Müstakim Hz.

Muhammed’in dualarında sık sık dile getirdiği bir kavramdır. Kur’an ayetlerinin 32 tanesinde de sırat-ı müstakim kavramına yer verilmektedir. Bu ayetlerden bazılarında insanlar iman etmek üzere doğru yola çağrılmaktadır. Sırat-ı müstakim sözcüğünün bu manada kullanıldığı bazı sure bilgileri ise aşağıda sıralanmaktadır.

– Al-i İmran Suresi, 51. Ayet – En’am Suresi, 153. Ayet – Müminun Suresi, 73. Ayet – Şura Suresi, 52. Ayet Sırat-ı müstakim teriminin Kur’an’ın insanı doğruya sevk ettiği anlamı taşıyan örnekleri de Maide Suresi’nin ve Araf Suresi’nin 16. ayetidir. Fatiha Suresinde zikredilen sırat-ı müstakim ise “kendisine nimet verilenlerin yolu” olarak tefsir edilmektedir.

Bazı hadis kaynaklarında Hz. Muhammed’in teheccüde kalktığı vakit, sırat-ı müstakim diyerek dua ettiği rivayet edilmektedir. Bu bağlamda Hz. Muhammed’in duasında “Sen dilediğini sırat-ı müstakime erdirirsin.” Dediği nakledilmektedir. Bu terimin geçtiği diğer sureler ise; Nisa, Zuhruf, Nur, Fetih, İbrahim ve Mülk Suresi olarak sıralanmaktadır.

Sıratı Müstakim nerede geçiyor?

Sırat-İ Müstakim Ne Demek? Kuran’da Sırat-I Müstakim İle İlgili Ayetler Nelerdir? Bu ifade El-Esas ve Elham Suresi adıyla da bilinen Fatiha Suresinde geçer. Müslümanlar her namazda Allah’a kendilerini doğru yola iletmeleri için dua eder. Doğru yol, büyük, küçük tüm günahlardan kaçınmak ve imanın şartlarını yerine getirmek demektir.

  1. Sırat-i Müstakim Ne Demek? İstikamet kelimesinden türetilmiş olan ”Müstakim” dürüst, düzgün ve tutarlı anlamına gelir.
  2. Sırat kelimesinin sözlük anlamı ise yoldur.
  3. Sırat-ı Müstakim mümin kulların Allah’ın rızasını kazanacak amellerde bulunması ve doğru yoldan ayrılmaması demektir.
  4. Doğruluk ile kastedilen, dürüst olmak, hileden ve yalandan uzak anlamına gelir.

Yalancı şahitlik yapmak, dinimizdeki 7 büyük günahtan biridir. Allah’ın emirlerine uyanlar ise yalan ve iftira gibi günahlardan kaçınır. Kuran’da Sırat-ı Müstakim İle İlgili Ayetler Nelerdir? Fatiha Suresi: 6. Ayet Sırat-ı Müstakim ifadesi, Fatiha Suresinin 6.

  • Ayetinde ”İhdinessirâtal mustakîm” şeklinde geçer.
  • Türkçe karşılığı ”bizi doğru yola ilet, bize doğru yolu göster” olan sure, en faziletli dualardan biridir.
  • Fatiha Suresi 7.
  • Ayet: Bir sonraki ayette Sırat-ı Müstakim ifadesinin açıklaması yapılır.
  • Fatiha Suresinin 7.
  • Ayetine göre Allah’ın nimetlerine erişmiş olan kişiler doğru yoldadır.

Söz konusu nimetler sadece hayatı için değil ahireti de kapsar. Allah’ın Rahman ve Rahim sıfatı, hem dünyada hem de ahirette gözeten, koruyan, nimet veren demektir. Ayetin devamında kimlerin doğru yolda olmadığı da açıkça beyan edilir. Gazaba uğrayanlar ve sapkınlık / dalalet içinde olanlar, Sırat-ı Müstakimden uzaktadır.

Sırat-ı Müstakim Terkibinin Geçtiği Diğer Ayetler Mü’minün Suresi 73. Ayet Ali İmran Suresi 51. Ayet Nahl Suresi – 121. Ayet Şura Suresi – 52. Ayet

Bakara Suresi – 142. ve 213. Ayet Sırat-ı Müstakim Üzere Olmak İçin Neler Yapılmalı? Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak durmalı, helal dairesinde kalmalı, çevremizdeki insanlara Hakkı ve sabrı tavsiye etmeliyiz. : Sırat-İ Müstakim Ne Demek? Kuran’da Sırat-I Müstakim İle İlgili Ayetler Nelerdir?

Sıratı Müstakim kime ait?

Sebîlürreşâd dergisinin ilk adı. Mehmed Âkif’in desteği ve başyazarlığında Eşref Edip Fergan ‘ın yayımladığı dergi.

Sıratı Müstakim kim çıkardı?

Sebîlürreşâd, İslamcılık fikriyatını yaymak için 1908 Ağustos’unda Mehmet Âkif Ersoy’un desteği ile Eşref Edip Fergan ‘ın başyazarlığında Sırat-ı Müstakim adıyla çıkarılmaya başlanan ve Millî Mücadele yıllarında öncü yol oynayan dergi.

Hidayet ve sıratı müstakim ne demek?

SOHBETİN ADI: HİDAYET VE SIRATI MUSTAKÎM TARİHİ: 03.12.1999 Sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ, iki tane yoldan bahsediyor. Birisi Allah’a ulaştıran yol; Sıratı Mustakîm, diğeri cehenneme ulaştıran yol; Sıratı Cehîm. Birbirinin tam zıddı olarak 180 derecelik bir açıyla yani ikisi de birbirinin tersi istikamette.

Birisi Allah’a doğru giden; Allah’a ulaştıran, birisi de şeytanın ülkesinden hareketle cehenneme ulaştıran iki tane yol.7 kat yukarıya ulaşan birincisi, 7 kat aşağı ulaşan ikincisi. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, işte hidayet, Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm üzerine insan ruhunun ulaştığı andan başlayan bir vetiredir.

Bu, hidayete adım atmaktır. Böylece insan ruhu, Sıratı Mustakîm üzerinde evvelâ zemin katta bir süre bekleyecek, sonra birinci kata ulaşacak, sonra diğer bütün katları adım adım geçerek neticede Allahû Tealâ’ya ulaşacak. Böyle bir yolculuğun adına Kur’ân-ı Kerim’imiz, “hidayet” diyor.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, eğer sorarsanız hidayet nedir diye? Size âlimlerimizin söyleyeceği şey, doğru yoldur olacak. Hep derler ki: “Hidayet, doğru yoldur.” O zaman onlara bir sual daha sorun sevgili izleyenler ve dinleyenler, deyin ki: “O zaman mademki hidayet doğru yoldur, Sıratı Mustakîm nedir?” Hayretle göreceksiniz ki size gene aynı şeyi söyleyeceklerdir: “Doğru yoldur.” Sevgili izleyenler ve dinleyenler, ülkemizde satılan 23 tane Kur’ân-ı Kerim mealinde hep aynı büyük yanlışlığı göreceksiniz.

Sıratı Mustakîm için de hidayet için de hep “Doğru yoldur.” derler. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, aslında Sıratı Mustakîm, gerçekten bir yoldur. Gerçekten de doğru yoldur. Ama doğru yol demek yeterli mi sevgili izleyenler ve dinleyenler? Allahû Tealâ, açık tarif veriyor; Sıratı Mustakîm, insanların ruhunu Allah’a ulaştıran yolun adıdır.

İşte Nisâ Suresi 175. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor: 4/NİSÂ-175 : Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen). Böylece Allah’a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenleri) ve O’na (Allah’a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran “Sıratı Mustakîm”e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).

“Kim Allah’a sarılmayı dilerse Allah, onları rahmetinin ve fazlının içine koyar ve onları Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e iletir.” Açık ve kesin bir tarif veriliyor sevgili izleyenler ve dinleyenler. Kendisine ulaştıran, Allah’a ulaştıran bir yol.

Adı; Sıratı Mustakîm. Ama hidayet bir yol değildir, sevgili izleyenler ve dinleyenler. O yolun üzerinde yolculuk ettiğimiz, Allah’a ulaştıran yolun adıdır. Hiç kimse Allah’a ulaşmadıkça hidayete eremez. Hidayete adım atan kişi, eğer hayatta ise mutlaka hidayete erer. Çünkü ruhu Sıratı Mustakîm’e ulaşabilen bir insan Allah’a ulaşmayı dileyen bir insandır.

Mürşidine ulaşmıştır, ruhu vücudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkmıştır. Mutlaka Allah’a ulaşacaktır. Hiçbir kuvvet onu Allah’a ulaşmaktan men edemez. Ruhu Allah’a ulaşmaktan men edemez; ölüm dahi. Neden? Çünkü kişi ölse bile ruhu gene bu sefer de Azrail(A.S) tarafından alınıp gene Allah’a ulaştırılacaktır.

  1. Eğer kişi hayatta kalırsa ruhu, o ölmeden evvel Allah’a ulaşacaktır ve Allah’ın evliyası olacaktır.
  2. Öyleyse bu iki tane yola dikkatle bakın, sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ, A’râf Suresinin 146.
  3. Âyet-i kerimesinde diyor ki: 7/A’RÂF-146 : Se asrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîlâ(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).

Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.

  • Allah, o insanlara Allah’ın âyetlerini açıklamaktan, gerçek anlamlarını açıklamaktan sarf-ı nazar eder ki onlar, Allah’ın bütün âyetlerini görseler; onlara inanmazlar.
  • Onlar, Allah’ın hidayet yolunu görseler; o yolu kendilerine yol kabul etmezler.
  • Gayy yolunu, kendilerini cehenneme götürecek olan yolu gördükleri zaman o yolu kendilerine yol kabul ederler.

Onlar, Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır.” Böyle söylüyor Allahû Tealâ. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, burada Allah’ın söylediklerine dikkatle bakın. Hidayete erdiren bir yol var; adı Sıratı Mustakîm. Bu yolun üzerinde seyr-i sülûk adı verilen bir yolculukla insan ruhunun Allah’a ulaşması; bunun adı hidayet.

Hidayet, yolun adı değil sevgili izleyenler ve dinleyenler, yolculuğun adı, vetirenin adı. Öyleyse bir işlev var; ruhun vücuttan ayrılması. Bu an, dalâletten kurtulduğunuz ve hidayete adım attığınız an. Artık hidayet yolu üzerindesiniz. Kur’ân-ı Kerim, sizin için “fî sebilillâh” diyor, Allah’ın yolunun içinde.

Allah’ın yolu; Sıratı Mustakîm’in üzerinde olmak. Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor: 34/SEBE-20 : Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne). Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi.

Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular. “Şeytan, kıyâmet günü insanlara olan vaadini yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar şeytana kul oldular.” Sahâbe soruyor: – Ey Allah’ın Resûl’ü! Kaç fırka? – 73, diyor.

– Bu 73 tane fırkadan gerçekten sadece bir tanesi mi kurtulacak? – Sadece bir tanesi. – Peki, özellikleri ne bu insanların? – Sizin ve benim gibi Sıratı Mustakîm’in üzerinde olmak. Sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, Kur’ân-ı Kerim boyunca Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e “Sen Sıratı Mustakîm’in üzerindesin.” diyor.

Aç defa tekrar etmiş bunu.43/ZUHRÛF-43 : Festemsik billezî ûhıye ileyk(ileyke), inneke alâ sırâtın mustekîm(mustekîmin). Artık sana vahyedilene sarıl. Muhakkak ki sen, Sıratı Mustakîm üzerindesin. Sahâbe için de aynı şeyi söylüyor; onlar Sıratı Mustakîm’in üzerindedirler diye. Yetmez, doğruyu eğriden ayıran bir davetten bahsediyor Allahû Tealâ; Allah’a davet etmek.

Şimdi sevgili izleyenler ve dinleyenler, etrafınıza dikkatle bakın. Sizi kimler Allah’a davet ediyor, kimler bu davetten men ediyor; “Allah’a ulaşmak diye bir şey yoktur” diyor? Buraya dikkatle bakın. Yûsuf Suresinin 108. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor: 12/YÛSUF-108 : Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).

De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.” “Habîbim! O ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Benim ve bana tâbî olanların; bizim hepimizin basiretle yani kalp gözümüzün çalışmasıyla, kalp gözümüzle görerek Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu Sıratı Mustakîm’dir.” Öyleyse başta Hz.

Muhammed Mustafa (S.A.V) olmak üzere bütün sahâbe Allah’a davet ediyorlardı. Bir evvelki konuşmamızda, hidayet konusundaki konuşmamızda anlattığımız gibi bütün sahâbe hidayete ermişlerdir. Hepsi başkalarını da hidayete ermemişleri de hidayete adım atmamışları da Allah’a çağırıyorlardı.

İfade son derece açık olarak geliyor Fussilet-33, 34, 35’de: 41/FUSSİLET-33 : Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne). Allah’a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır? 41/FUSSİLET-34 : Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).

Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur.41/FUSSİLET-35 : Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).

  • Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz.
  • Onlar ki Allah’a teslim oldum deyip de Allah’a davet ederler.
  • Onlardan daha güzel sözlü kim vardır?” Kim vardır, sevgili izleyenler? Allahû Tealâ, 11 defa ruhumuzun Allah’a ulaşmasını üzerimize farz kılıyor, ölmeden evvel ulaşmasını farz kılıyor ve bir kocaman ilim camiası diyor ki: “Hayır, insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması, geri dönmesi söz konusu değildir.

Ancak Azrail (A.S) gelir, sizi öldürür.” Nasıl öldürür? Onu da tarif ediyorlar. Ruhunuzu alarak öldürürmüş ve ruhunuzu Allah’a götürürmüş ve bu sebeple de ölmeden evvel hiç kimsenin ruhunun Allah’a ulaşması mümkün değilmişmiş. Sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, Sayın Prof.

  • Süleyman Ateş, yaptığı açıklamada diyor ki: “Ruh, insana hayat veren müessesedir.
  • İnsan vücudunda ruh alındığı zaman insan ölür.” Tamam, bitti film.
  • Allahû Tealâ’nın 11 defa farz kıldığı, “Ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaksınız” keyfiyeti kesinlikle reddedildi.
  • Ölmeden evvel ruhunuzun Allah’a ulaşması söz konusu değil.

Çünkü ruhunuz size hayat veriyor; öyle söylüyor. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ diyor ki: “Biz ruhu size üfürdük.” 32/SECDE-9 : Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

  • Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı.
  • Ne kadar az şükrediyorsunuz.
  • İnsana ruhumuzdan üfürdük.” Ve geri çağırıyor, verdiğini.
  • Bizim irademizle geri çağırıyor.

İşte böyle bir dizayn söz konusu. Ayrıca Allah’a verdiğimiz 3 tane yemin türü var. Nefsiniz, Allah’a tezkiye olacağına dair yemin vermiş, sevgili izleyenler ve dinleyenler, bunun da adına “hidayet” diyor Kur’ân-ı Kerim. Fizik vücutlarımız, Allah’a fizik vücudumuz kul olacak diye ahd vermiş.

Bunun da adı hidayet. Neden üçünün de adı hidayet? Çünkü hepsi ruhumuzun Allah’a ulaşmasıyla mümkün ve geçerlidir. Bir insanın ruhu hayattayken Allah’a ulaşmadıkça Allahû Tealâ, o kişiye beklenilen hedefleri sağlamaz.14 asır sonra sevgili izleyenler ve dinleyenler, Kur’ân-ı Kerim’in önerdiği Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe tarafından yaşanılan Îslâm’ın, 14 asır sonra kafası kalmış sadece.

İblis altından girmiş, üstünden çıkmış ve Kur’ân-ı Kerim’in insanları cennet saadetine ulaştıracak ve dünya saadetine ulaştıracak olan bütün fonksiyonlarını, Kur’ân-ı Kerim’de hepsi yazılı olmasına rağmen, sahâbe hepsini gerçekleştirmesine rağmen yok etmeyi başarmış.

  1. Dikkat edin, Kur’ân-ı Kerim’de hepsi var olmasına rağmen yok etmeyi başarmış.
  2. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ, Bakara Suresinin 261.
  3. Âyet-i kerimesinde diyor ki: 2/BAKARA-261 : Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.

  1. Biz onlara bir başağında 100 dane bulunan 7 başaklı bir nebat grubu kadar ihsanda bulunuruz.” Böyle buyuruyor Allahû Tealâ.1.
  2. Şart; fî sebîlillâh olmak yani ruhumuzun Allah’ın yolunda olması.2.
  3. Şart; Allah’ın size verdiklerinden infâk etmek; başkalarını nafakalandırmak.
  4. Fizik ni’metlerse, paraysa, mülkse bunlardan başkasını ni’metlendirmek, bunlardan başkasına vermek.

Eğer manevî değerlerse, onlardan başkasına vermek. İlim öğrenenler de, irfan öğrenenler taliplilere bunları öğretmekle mükelleftirler. Allahû Tealâ bu mükellefiyeti insanların üzerine farz kılmış. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesindeki muhtevaya baktığımız zaman nefsin tezkiye olmasının hidayet olduğunu görüyoruz.

Allahû Tealâ, Mâide-105’de diyor ki: 5/MÂİDE-105 : Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne). Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez.

Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek. yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum: Ey âmenû olanlar; Allah’a ulaşmayı dileyen îmân sahipleri! Nefslerinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur. Siz nefsinizi tezkiye etmeye başlayarak, hidayete adım attığınız zaman dalâlette olanlar size bir zarar veremezler.

  • Lâ yadurrukum men dalle: O kişiler ki dalâlettedir, size zarar veremezler.
  • Izehtedeytum : O zaman ki siz, hidayete adım attınız.
  • Dalâletten kurtuldunuz, o andan itibaren hidayettesiniz.
  • Sevgili izleyenler ve dinleyenler, dalâletten kurtulan adam, kurtulduğu anda hidayete ermez, kurtulduğu anda hidayete adım atar.

Asgarî 3 aylık bir yolculuk vardır önünde, ruhunu Allah’a ulaştırana kadar. Böyle bir dizaynla mükellef insanoğlu. Burada görüyorsunuz ki “Nefsinizin tezkiyesi üzerinize farzdır.” diyor Allahû Tealâ, “Nefsinizi tezkiye etmeye başladığınız andan itibaren hidayettesiniz.” diyor.

Bu olayı, ruhun Allah’a ulaşma müessesesi üzerinden inceleyelim. Neyi görüyoruz? Ruhun vücuttan ayrıldığı andan itibaren nefs tezkiyesi başlar. Bir insan, Allah’a ulaşmayı dilemiştir. Allahû Tealâ onda mutlaka mürşid sevgisini oluşturur. Ve Allahû Tealâ’nın zaten sözü var: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Biz, onları mutlaka mürşidlerine ulaştırırız.” Allahû Tealâ, bunu “Hidayete ulaştırırız” şeklinde açık bir şekilde söylüyor; Sıratı Mustakîm’e ulaştırırız şeklinde, açık bir şekilde söylüyor.

Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesinde: “Âmenû olanları Sıratı Mustakîm’e ulaştırırız.” buyuruyor Allahû Tealâ.22/HACC-54 : Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl’ün, Nebî Resûl’ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O’na îmân etmeleri, onların kalplerinin O’nu (Allah’ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir.

Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet edendir. Görüyoruz ki bütün ruhlar vücudu terk ettikleri zaman, Allah’a doğru yolculuklara çıktıkları zaman bu yolculuğu Sıratı Mustakîm üzerinden yapacaklardır.

Öyleyse Sıratı Mustakîm bir yoldur, gerçekten doğru yoldur ama vasıf vermek mecburiyetindeyiz. Vasfını söylemek mecburiyetindeyiz, özelliğini, niteliğini söylemek mecburiyetindeyiz. Sıratı Mustakîm, Allah’a ulaştıran yolun adıdır. Hidayet ise ruhun, Sıratı Mustakîm üzerinde bir yolculukla Allah’a ulaşmasıdır.

Sıfır koddan başlayarak Allah’a doğru yapılan bu yolculuğun adı, hidayet yolculuğudur. İşte sevgili izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynı yerli yerine oturtmak mecburiyetindeyiz. Görünen köy kılavuz istemez. Allahû Tealâ, nefsin tezkiyesinin de hidayet olduğunu buna dayalı olarak söylüyor.

  1. Çünkü kişi, mürşidine ulaştığı an başının üzerinde devrin imamı oluştuğu an, kalbine îmân yazılır ve mü’min olur.
  2. Son derece önemli bir keyfiyet sevgili izleyenler ve dinleyenler, sıranın kesinlikle bunu ihata ettiğini görüyoruz.
  3. Allahû Tealâ, kalbinize îmânı yazmadıkça nefs tezkiyesi başlamaz.
  4. Albinize Allahû Tealâ îmânı yazmadıkça ruhunuz vücudunuzdan ayrılıp Allah’a doğru yolculuğa çıkmaz.

İkisi aynı anda gerçekleşir. Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: 58/MUCÂDELE-22 : Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir).

Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi? Allahû Tealâ: “Onların üzerine (başlarının üzerine) Allah’ın Kat’ından ruh göndeririz.

İşte o zaman onların kalplerinin içine îmânı yazarız.” diyor. O ruh, başının üzerine gelip de bizim ruhumuza emrini verdiği zaman, “Senin Allah’a ulaşma günün geldi” dediği zaman, ruhumuz vücudu terk etmek imkânının, yetkisinin ve emri yerine getirmek sorumluluğunun sahibidir. Allah’a doğru mutlaka yola çıkacaktır.

Hangi mürşidden el öptü ise onun dergâhından yolculuk başlar. Bu ayrılma olayı fiilen başladığı an nefs tezkiyesi için bu kişi hazırdır. Ama nefs tezkiyesi ruhun vücuttan ayrılıp da emri alıp onu gerçekleştirme süresi içinde gerçekleşmez. Kişinin zikir adı verilen bir müesseseyi tahakkuk ettirmesi lâzımdır.

Zikir yoksa sevgili izleyenler ve dinleyenler, nefs tezkiyesi de yoktur. Şu Allah’ın işine bakın, Allahû Tealâ, insanların hidayete ermesi için kalplerine îmân yazdıktan sonra bu hedefi gerçekleştirecek olan zikri yani Allah’ın İsmi’nin “Allah, Allah, Allah, Allah” diye tekrar edilmesini farz kılmış üzerimize.

Zikir, farz. Günün yarısından daha fazla zikir farz, daimî zikir de farz. Ve 14 asır sonra sürpriz: Zikir farz değil. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, düşünebiliyor musunuz? Bütün sahâbe daimî zikrin sahipleri. Allahû Tealâ Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde bütün sahâbenin ulûl’elbab olduğunu söylüyor.39/ZUMER-18 : Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri). Âli İmrân Suresinin 190 ve 191. âyetlerinde diyor ki: 3/ÂLİ İMRÂN-190 : İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.3/ÂLİ İMRÂN-191 : Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah’ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan’sın, artık bizi ateşin azabından koru.

li ulîl elbâb vezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: O ulûl’elbab kullarım var ya onlar, ayaktayken, otururken ve yatarken (içinde bulunabilecekleri 3 hâlin üçünde de) Allah’ı daimî olarak zikredenlerdir. Bütün sahâbe, ulûl’elbab olmak şerefine ermiş.

  1. Daha öteye de geçmişler ama şu anda bu bize lâzım.
  2. Hepsi daimî zikrin sahipleri.
  3. Allahû Tealâ Muzzemmil-8’de zikri farz kılıyor.73/MUZZEMMİL-8 : Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
  4. Ve Rabbinin İsmi’ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
  5. Allah’ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş.” Sevgili izleyenler, Ahzâb Suresinin 41.

âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ çok zikri farz kılıyor.33/AHZÂB-41 : Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran). Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin. “Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle zikredin.” Yani “Günün yarısından daha fazla zikrederek, her gün zikrettiğiniz saatlerden daha fazla zikredin.” Emir kesin.

Ya Nisâ Suresinin l03. âyet-i kerimesine ne buyrulur? 4/NİSÂ-103 : Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten). Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah’ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın.

Muhakkak ki namaz, mü’minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz” olmuştur. fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin (daimî zikir). Bütün sahâbe, daimî zikrin sahibi. Şimdi sevgili izleyenler ve dinleyenler, açın bir şeriat kitaplarına da ibretle bakın.32 farzın içinde veya 54 farzın içinde ya da herhangi bir farz olarak zikri görebilir misiniz? Heyhat! Göremezsiniz çünkü bu sizi kurtuluşa ulaştıracak olan bir ilâçtır.

  • Onun yok edilmesi lâzımdı ve iblis bunu başarmış durumda.
  • Zikri, farzların arasından koparmış.
  • Bugünkü şeriatın muhtevası içinde zikri bulamazsınız; yok edilmiş sevgili izleyenler ve dinleyenler, Kur’ân-ı Kerim’den kopan, şekli değiştirilen aslî mânâsından uzaklaştırılan daha nice kavramla birlikte.
  • Sevgili izleyenler ve dinleyenler, boşuna mı yazdığımızı zannediyorsunuz o, Kur’ân-ı Kerim meallerini? Bakara Suresini verdiğimiz 1.cilde dikkat edin, orada sevgili izleyenler ve dinleyenler, 90 küsur sayfalık bir Kur’ân-ı Kerim sözlüğü bulacaksınız.

Ne kadar kavram değiştirilmişse o değiştirilen kavramları orada bulacaksınız; gerçek anlamlarıyla. Peki, iblisin hidayeti değiştirmekten, kavramları değiştirmekten muradı ne, neden böyle yapıyor? Çünkü sevgili izleyenler ve dinleyenler, kim hidayete ererse o kişi mutlaka Allah’ın cennetine girer.

Peki, şeytan ne istiyor? Herkesin kendisiyle beraber cehenneme gitmesini. Şeytan, Kur’ân-ı Kerim’i değiştirebilir mi? Bir harfini bile değiştiremez. Biliyor; Allahû Tealâ Hicr-9’da diyor ki: 15/HİCR-9 : İnnâ nahnu nezzelnâz zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne). Muhakkak ki zikri (Kur’ân-ı Kerim’i), Biz indirdik.

O’nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz. “Bu kitabı Biz indirdik. O’nun muhafızı Biziz, Biziz, Biziz.” diyor Allahû Tealâ. “Değiştirttirmeyiz Kur’ân-ı Kerim’i.” diyor ve iblis bunu biliyor. Onu değiştiremeyen iblis, tatbikatı değiştirmeyi başarmış 14 asırda.

  • İnsanlara yazdırdığı kitaplarla İslâm’ın seyrini değiştirmiş.
  • Daha açık konuşayım mı sevgili izleyenler? İslâm’ın bacaklarını da kesmiş, kollarını da kesmiş; İslâm’ı bitkisel hayata ulaştırmış.
  • Bir insanı, Allah’ın cennet saadetine ulaştıracağını kesin olarak söylediği bütün farzlar, Kur’ân-ı Kerim’den teker teker, Kur’ân-ı Kerim’de var olduğu halde koparılmış, tatbikata ulaşırken yok edilmiş.

İşte bu kavramlardan bir tanesi de hidayet. İnsan ruhunun Allah’a ulaşması; hidayet, nefsin tezkiyesi; hidayet, fizik vücudun Allah’a kul olması; hidayet ve hidayet kavramının sadece doğru yol olarak Kur’ân-ı Kerim boyunca hep aynı dozajda, aynı standartta verildiğini görüyoruz.

Maskelenmiş bir anlatım biçimi, özellikle sevgili izleyenle ve dinleyenler. Allahû Tealâ’nın söylediğine dikkat edin, Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesinde diyor ki: 2/BAKARA-159 : İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaştırılmasını) Kitap’ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder. “Kim Allah’ın âyetlerini ve özellikle hidayeti gizlerse Allah da onlara lânet eder, lânet edenlerin de hepsi onlara lânet eder.

  • Çünkü Biz kitaplarımızda hidayeti anlattık, delillerini de indirdik hidayetin.
  • Buna rağmen bazı insanlar onu gizlerler.
  • O gizleyen insanlara Allah da lânet eder, lânet edenlerin de hepsi onlara lânet eder.” Öyleyse deminki konuşmamızda insan ruhunun Allah’a ulaşmasının hidayet olduğunu söyledik.
  • Bakıyoruz ki nefs tezkiyesi de bir hidayet.

Demin söylediğimiz Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesi bunu kesinleştiriyor; “Siz nefsinizi tezkiye ederek hidayete, tezkiye etmeye başlayarak hidayete adım attığınız zaman nefsinizin tezkiyesi üzerinize farzdır. Siz bunu yapmaya başladığınız zaman, hidayete adım attığınız zaman dalâlette olanlar size bir zarar veremezler.” diyor.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allah Tealâ buyuruyor ki: 39/ZUMER-22 : E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

“Sadece göğüslerinden kalplerine yol açılanlar yani göğüsleri bu nur yolunu açmak için şerh edilenler; o göğüsleri şerh edilenler var ya sadece onların kalbine Allah’ın nuru ulaşabilir.” diyor. Ne yapıyor Allah Tealâ? Kişi Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilediği zaman kişinin göğsünden kalbine göğsü yararak (manevî göğsü yararak), nefsin manevî kalbine yani bu âleme ait olmayan, nefsin kendi âlemine ait olan (berzah âlemine ait olan nefsin kalbine) Allah Tealâ bir yol açıyor.

  • Bu açtığı yoldan Allah’ın indirdiği rahmet, fazl ve salâvât göğse geliyor, göğüsten o yoldan geçerek kalbe ulaşıyor.
  • Ancak mürşidinize ulaşabildiğiniz gün kalbinizin mührü açılır.
  • Ancak mürşidinize ulaştığınız gün kalbinizdeki küfür kelimesi, Allahû Tealâ tarafından alınır.
  • Ancak mürşidinize ulaştığınız gün kalbinizin içine Allah Tealâ îmân kelimesini yazar.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, hiç kimsenin kalbine îmân kelimesi yazılmadıkça o kişi nefs tezkiyesine başlayamaz. Çünkü nefs tezkiyesi, îmân kelimesinin etrafında Allah’ın fazl adı verilen nurlarının birikmesi halidir. Bunlar %7’yi bulduğu zaman Nefs-i Emmare’ye ulaşırsınız.

  • Her %7 nur birikimi ile Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Radiye, Nefs-i Mardiye ve Nefs-i Tezkiye diye 7 tane kademeyi geçeceksiniz.
  • Nefsinizin kalbindeki nurlar adım adım artacak, artacak, artacak ve %50’yi aştıkları zaman nurlar, nefs tezkiyesini gerçekleştireceksiniz.

%100’e ulaştıkları zaman nefs tasfiyesini gerçekleştireceksiniz. Sevgili izleyenler, dinleyenler, nefsinizin kalbine Allah îmânı yazmadıkça nefs tezkiyesine başlayamazsınız, kalbiniz tezyin edilmez; tezkiye olmaz. İşte Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesi: 49/HUCURÂT-7 : Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

  • Ve aranızda Allah’ın Resûl’ü olduğunu biliniz.
  • Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz.
  • Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı.
  • Üfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi.
  • İşte onlar, onlar irşad olanlardır.
  • Ey sahâbe! Biliniz ki aranızda Allah’ın Resûl’ü var.

Eğer o sizin söylediklerinizi dinleseydi; Benim emirlerime değil de sizin söylediklerinize itaat etseydi, bundan büyük zarar görürdünüz. Hatta Allah’ın lânetine bile uğrayabilirdiniz. Ama Allah size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. Ve o kalbinize yazdığı îmân kelimesiyle kalbinizi tezyin etti, aydınlattı, süsledi.” Ve Allahû Tealâ kâinata haykırıyor: “İşte onlar, irşada ulaşanlardır.” Bütün sahâbe nefslerinin kalbindeki o başlangıç noktasından itibaren bütün kalbi %100 aydınlatan o nurla hepsi irşada ulaşmışlardır sevgili izleyenler ve dinleyenler.

  • Yetmez, irşad etme aşamasına da ulaştıklarını Tevbe Suresinin 100.
  • Âyet-i kerimesi kesinleştiriyor.9/TEVBE-100 : Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah’a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı.

Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır. Öyleyse Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesiyle başlayan nefsin tezkiyesi olayı; hidayete adım atmak, bu tezkiyenin Allah’ın nurları ile gerçekleştirildiği Zumer-22’deki o konudaki açıklamadan sonra Zumer-23 ile tamamlanıyor.

Zumer-22’yi tekrar söyleyelim: 39/ZUMER-22 : E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

Allahû Tealâ diyor ki: “Allah, kimin göğsünü yarıp da göğsünden kalbine nur yolunu açtıysa sadece onların kalbine Allah’ın nuru ulaşabilir.” Şimdi Zumer-23’le söylediklerine bakalım, Allahû Tealâ buyuruyor ki sevgili ve izleyenler ve dinleyenler: 39/ZUMER-23 : Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır).

İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur. “Allahû Tealâ Kitab’a ve onun içindeki sözlere benzer şekilde ikişer ikişer gökten indirir.” “Onlara benzeyen şeyi.” Nedir o? Ne olduğunu Zumer-22’de, bir evvelki âyette söylüyor: “Sadece göğüsleri kalplerine yol açılmak üzere yarılanların, onların kalbine Allah’ın nuru ulaşabilir.” İşte bu nurun nasıl ulaştırıldığını, Allahû Tealâ Zumer-23’de ifade ediyor.

İkişer ikişer indirilir sevgili izleyenler ve dinleyenler; rahmetle fazl, rahmetle salâvât. Allahû Tealâ, Nisâ Suresinin 175. âyet-i kerimesinde insanların göğsüne ve kalbine, mürşidine ulaşmadan evvel rahmetle fazlın indiğinden bahsediyor.4/NİSÂ-175 : Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah’a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenleri) ve O’na (Allah’a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran “Sıratı Mustakîm”e hidayet edecektir (ulaştıracaktır). “Kim Allah’a ulaşmayı, Allah’a kavuşmayı, Allah’ı kucaklamayı dilerse Allah onları rahmetinin ve fazlının içine koyar (iki nur) ve onları Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.” Kişi, mürşidine ulaştığı zaman Sıratı Mustakîm’e de ulaşmış olacak.

Bir sonraki âyet-i kerime bu söylediğimiz Zumer-23 ile alâkalı, Bakara Suresinin 156. ve 157. âyetleri. Allahû Tealâ diyor ki: 2/BAKARA-156 : Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne). Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.2/BAKARA-157 : Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).

  • İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir.
  • İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.
  • Onlara bir musîbet isabet ederse o kişiler derler ki: innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: Biz Allah içiniz ve mutlaka Allah’a ulaşacağız; ruhumuzu mutlaka Allah’a ulaştıracağız.” Allahû Tealâ, ruhunu mutlaka Allah’a ulaştıracak olanlar için söylüyor onu.

Bir taraftan bizim âlimler diyorlar ki: “İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması söz konusu değildir.” Allahû Tealâ diyor ki: “Ruhunu mutlaka ölmeden evvel Allah’a ulaştıracak olanlar var ya bu âyet onlara ithaf edilmiştir.” Ve onların durumunu söylüyor: “İşte hidayete erecek olan sadece onlardır ve Allah’ın rahmeti ve salâvâtı onların üzerinedir.” diyor.

  1. Birincisinde ne diyordu Allahû Tealâ? Rahmetle fazl.
  2. Burada ne diyor? Rahmetle salâvât.
  3. İki ayrı grup nur, o kişi zikir yapınca o kişinin göğsüne, göğsünden kalbine ulaşır, o açılmış olan yolu takip etmek suretiyle.
  4. Ve kalbin açılmış olan mührünü kalbin içine doğru bastırırlar, zülmanî kapıya kadar indirirler ve zikir boyunca rahmet ve fazl, rahmetle salâvât o mührün üzerine baskı yapacağı için aşağıdan iten karanlıkların (zulmetin) gücüne rağmen mühür orada kalır (zülmanî kapıda kalır).

Zikir devam ettiği sürece kalbin içine hiçbir karanlığın girmesi mümkün değildir. Birkaç dakika içinde kalbin içindeki bütün karanlıklar kapı dışarı taşınacaktır; rahmet kargo uçakları ile. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, rahmet hem nurdur hem de kargo uçağıdır.

  • Fazılları taşırlar, salâvâtları taşırlar, getirirler kalbe.
  • İşte fazıllar, îmân kelimesinin çekim gücüne tâbî olarak, îmân kelimesinin etrafında toparlanmaya başlar.
  • Bunun adı nefs tezkiyesidir.
  • Nefs tezkiyesi hidayetin bir muhtevasıdır.
  • Şimdi, bu düzen içinde Zumer Suresinin 23.
  • Âyet-i kerimesine bakalım; “Allahû Tealâ tıpkı Kitab’a ve onun içindeki sözlere benzer bir şekilde nurlarını ikişer ikişer indirir.” diyor.

Bir zarf düşünün, bir de onun içindekilerini. Bir Kitap düşünün; Kur’ân-ı Kerim, bir de bunun içindeki kelimeleri düşünün; kitap ve içindekiler. Rahmet ve içindeki fazl. Rahmet ve içindeki salâvât; ikişer ikişer indirir. Diyor ki: “Bunlar, o kişinin kalbine ulaşır ve o kişinin kalbi de vücudu da titrer; ürperir ve böylece kişi huşûya ulaşır.

İşte bu Allah’ın hidayetidir. Allahû Tealâ bununla nefsleri tezkiye eder, insanları hidayete erdirir. Kim de hidayete ermeyi dilemezse onlar için bir hidayetçi yoktur.” Öyleyse Allah’tan gelen rahmet ve fazl, rahmetle salâvât kişiyi hidayete erdiriyor. Nefs tezkiyesi kişinin üzerinde bunları gerçekleştiriyor.

İlk %7 nurda kişi Nefs-i Emmare’yi tamamlıyor sevgili izleyenler. Yani %100 şerri emreden nefsten %7 karanlık eksiliyor, yerini %7 nur alıyor; Nefs-i Emmare. Bir %7 daha nur birikimi, Nefs-i Levvame; kınanan bir nefs var. Birincisinde %100 şerri emreden bir nefs var, 2.’sinde kınanan bir nefs var.

  • Işi hatalar yapıyor, nefsini kınıyor, pişmanlık duyuyor, yapmama konusunda kararlar alıyor ama gene de nefsi hatalar işliyor.
  • Ve kişi biliyor ki nefsi kendisine bu oyunları oynuyor, nefsini kınıyor.
  • İşte böyle bir kınama, o ruhun 2.
  • Kata ulaştığını gösteren bir işarettir.
  • Nefs-i Tezkiye’nin sonu, ruhun 2.

kata ulaşmasıdır. Devrin imamının ruhu başının üzerine gelince vücuttan ayrılan, vücudu terk eden ruh, Sıratı Mustakîm üzerinde bir süre bekler.1. kata ehil olunca 1. kata ulaşır. Kişi Nefs-i Emmare’yi tamamlamıştır. Nefs-i Levvame’yi tamamlayınca 2. kata ulaşır.

  1. Sonra Allah’tan ilham almaya başladı; Nefs-i Mülhime’ye ulaşır; 3.
  2. Gök katı ruh için.
  3. Görüyorsunuz ki ruhun hidayeti ile nefsin hidayeti aynı standartlarda gerçekleşiyor. Nefsin 4.
  4. Kademedeki dizaynı mutmain olmak.
  5. Nefs mutmain oluyor sevgili izleyenler ve dinleyenler; doyuma ulaşıyor.
  6. Allah’ın kendisine verdiklerini kesin olarak yeterli görüyor, mutmain oluyor.

Hırsı onu daha çok, daha çok, rabbena, hep bana noktasına götürmüyor. Bundan sonra bu 4. aşama, ruh da 4. gök katında. Sonra kişi Allah’tan razı oluyor; Nefs-i Radiye; 5. gök katında ruh. Allah’ da ondan razı oluyor; ruh, 6. gök katında; Nefs-i Mardiyye. Ve tezkiye oluyor.

  1. Nefsin kalbindeki nurlar %50’yi aşıyor.
  2. Aştığı zaman Allah’ın nurları o kalpte duruma hâkim artık.
  3. İşte burası nefsin tezkiyesidir, burası ruhun Allah’a ulaştığı yerdir.
  4. Işinin ruhu Allah’a ulaştığı için kişi hidayete ermektedir.
  5. Geçen sefer bunu uzun uzun anlatmıştık yani 1.
  6. Hidayet konusunu anlattığımızda.

Şimdi de gördük ki nefsin tezkiyesi de hidayet. Zumer-23’de Allahû Tealâ’nın söylediği gibi, “Biz bununla; o gönderdiğimiz 2 tane nurla insanları hidayete erdiririz.” diyor. Hidayete ermek, nefs açısından nefsin tezkiye edilmesiyle mümkündür. Ruh ne olmuştur? Allah’a ulaşmıştır.

  • Neyi tutmuştur? Allah’a verdiği misaki.
  • Nedir misak? Ra’d Suresinin 21.
  • Âyet-i kerimesi: 13/RA’D-21 : Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
  • Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar.

Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar. vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar.” Nedir bu? Âyet-i kerimenin başına dönelim: 13/RA’D-20 : Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar. ellezine yufine bi ahdillahi: Onlar, Allah ile ahdlerini ifa ederler. vela yenkudunel misak : Misaklerini bozmazlar.

İşte bu misaklerini bozmayanlar, misaklerini yerine getirenler nasıl yerine getiriyorlarmış? “Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar.” Misakin yerine getirilmesi, bu kişiyi hidayete erdirdi. Aynı anda nefs, tezkiye oldu.

Nefs tezkiye olmadan hiç kimsenin ruhunun Allah’a ulaşması mümkün değildir. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, uzun uzun anlatmıştık size ki nefs bir tutukludur, ruh sadece emanettir. İkisi arasında büyük farklılık var. Tutuklu olan nefs, tutukluluk sürecini her %7 nur birikiminde bir yukarı kata, ruhu ulaştırma anahtarını elde ederek gerçekleştirir.

Ve neticede ruhun Allah’a tesliminden sonra, fizik vücudun Allah’a tesliminden sonra, nefs de bir emanet olur, o da Allah’a teslim olur. Öyleyse tutukluluktan emanetlik sürecine geçmek nefs için iki aşama gerektirir: * Ruhun Allah’a teslimi, * Fizik vücudun Allah’a teslimi.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynda, nefsin hidayetinin tezkiye olmakla mümkün olduğunu görüyoruz. Ruhun hidayeti ise ruhun Allah’a ulaşmasıyla. Bir üçüncü vücudumuz daha var sevgili izleyenler ve dinleyenler; fizik vücudumuz. Ama nefs Allah’a hangi yemini vermiş; onu görelim evvelâ. Allahû Tealâ diyor ki Muddessir Suresinin 38, 39, 40.

âyetlerinde: 74/MUDDESSİR-38 : Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun. Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).74/MUDDESSİR-39 : İllâ ashâbel yemîn(yemîni). Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.74/MUDDESSİR-40 : Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne).

Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar. kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun: Bütün nefsler iktisap ettikleri dereceler itibariyle rehinedirler; tutukludurlar. Bu rehineliklere dikkat edin; nasıl rehinelikten kurtulur nefsiniz? Allahû Tealâ ifade ediyor: “illâ ashâbel yemîn, fî cennât: Hangi nefs yeminini yerine getirirse onlar cennette olacaklardır.” diyor.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, öyleyse nefsimizin bu felâha ermesi olayı neyle mümkün? Şems Suresinin 9. âyet-i kerimesinde cevap veriyor: 91/ŞEMS-9 : Kad efleha men zekkâhâ. Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir. “And olsun ki onlar felâha ererler, onlar cennete ulaşırlar.” Kimler? Nefslerini tezkiye edenler.

  • Nefslerimizin tutması lâzım gelen yemin, tezkiye yemini, ruhlarımızın tutması lâzımgelen yemin, Allah’a ulaşma misaki.
  • Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bir de fizik vücudumuz var.
  • Onun hidayetinden murat ne acaba? Allahû Tealâ bunu çok açık bir lisanla anlatmış: Diyor ki Yâsîn Suresinin 60 ve 61.
  • Âyetlerinde: 36/YÂSÎN-60 : E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.36/YÂSÎN-61 : Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun). Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

  1. Allahû Tealâ, Âdemoğullarının fizik vücutlarına hep “Âdemoğulları” der.
  2. Buyuruyor ki Yâsîn Suresinin 60 ve 61.
  3. Âyetlerinde: “Ey Âdemoğulları! Ben sizlerden ahd almadım mı şeytana kul olmaktan kurtulacaksınız ve Bana kul olacaksınız diye? Ve Ben sizden Bana kul olacaksınız diye ahd almadım mı? Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır.

Bana verdiğiniz bu kul olma ahdini gerçekleştirmeniz de Sıratı Mustakîm’dir.” Öyleyse ruhumuzun Sıratı Mustakîm üzerinde olmasına paralel olarak fizik vücudunuz da şeytana kul olmaktan kurtulacak, Allah’a kul olacak. Çünkü Allahû Tealâ burada açık bir şekilde Allah’a kul olmanın da Sıratı Mustakîm’le kesin bir ilişkisi olduğunu ifade ediyor.

Ruhunuz 1. katta; nefsinizin kalbinde şeytanın hâkimiyeti %7 aşağıya düştü. * Ruhunuz 2. katta Sıratı Mustakîm üzerinde; nefsinizin kalbinde %14 nur oldu. Şeytanın karanlıklarının yok olduğu kesin. * Ruhunuz 3. gök katında, %21 oldu; şeytanın karanlıkları devamlı eksiliyor. * 4. gök katında, %28. * 5, 6, 7.

katlarda 35, 42, 49, %2 de hûşuda kazandığınız nur; %51. Sevgili izleyenler, hadi gelin, sizinle beraber şeytanın durumuna bakalım. Neydi başlangıçta? Şeytan, sadece nefsinizin afetlerine tesir edebilir yani doğuşundan itibaren bütün insanların nefslerine şeytan %100 tesir etmek imkânının sahibidir; tabiî bu imkân ona verilirse.

  1. Ama o sadece onlara tesir edebilir.
  2. Ruhun hasletlerine şeytanın tesiri mümkün değildir.
  3. Nefsimizde zaten afetler var; öfke, kin, kıskançlık, haset, iptilâlar, isyan, düşmanlık Her türlü kötü afet, nefsinizin kalbini tamamen doldurmuş vaziyette sevgili izleyenler ve dinleyenler.
  4. Böyle bir dizaynda hepiniz için söz konusu olan şey, bu olaya bakmak.

Başlangıç noktası, gece. Nefsinizin kalbi sadece %100 afetlerden örülü, kapkaranlık bir kalbiniz var. Şeytan, %100’üne tesir etmek imkânının sahibi. Şimdi nefsinizin kalbindeki karanlıklar azalıyor, yerini nurlar alıyor, karanlıklar azalıyor, yerini nurlar alıyor.

Ne diyordu, Allahû Tealâ nefs tezkiyesi için? 24/NÛR-21 : Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi.

  • Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder.
  • Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).
  • Ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden: Eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı kalbinizden içeri girmezse, içinizden hiç biriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.

Nefsinizin kalbine giren bu nurlar sebebiyle nefsiniz tezkiye oluyor.7. katı aşan, Allah’a ulaşan ruhunuz. Bu hedefle paralel olan nefsinizin kalbindeki nurlar %51’e yükseliyor. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, alacakaranlık. Nefsin kalbindeki %100 gece, alacakaranlığa dönüşmüştür, şafak sökecektir, sonra da güneş bütün gücüyle etrafı aydınlatacaktır.

  1. İşte bu alacakaranlık hâli, nefsinizin kalbinin yarısından daha fazlasının nurlanması, şeytanın hâkimiyetinin yarıdan daha aşağıya düştüğünün kesin işaretidir.
  2. Allahû Tealâ Zâriyât-56’da diyor ki: 51/ZÂRİYÂT-56 : Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’budûni.
  3. Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.

“Biz insan ve cinleri başka bir şey için değil, Bize kul olsunlar diye yarattık.” Bir evvelki söylediğim âyet yani Yâsin Suresinin 60, 61. Âyetlerinde, “Hepinize hitap ediyorum” diyor Allahû Tealâ, “Hepiniz şeytana kul olmaktan kurtulacaksınız, Bana kul olacaksınız diye Bana ahd vermediniz mi? Sizden ahd almadım mı şeytana kul olmaktan kurtulup Bana kul olacağınıza dair.

Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır.” Görüyorsunuz ki âyetler birbirini yakalıyor, sağlamlaştırıyor, aralarında şiddetli bir illiyet rabıtası var, bir bağlantı var. İşte böyle bir dizaynda Allahû Tealâ bütün insanlara şeytanın hâkimiyetinin nasıl azalıp, insanoğlunun şeytanın kulluğundan nasıl kurtulacağını ifade ediyor.

İşte şeytanın etki alanı %50’den daha çok eksildi. Şeytan artık hâkim değil, Allah’ın nurları hâkim. Böyle bir nokta, nefsin tezkiyesini getirir. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, peki burada o kişinin fizik vücudu şeytana kul olmaktan %100 kurtulup Allah’a %100 kul mu oldu? Hayır; ama %50’yi geçti.

  • Onun için şeytana kul olmaktan kurtuldu.
  • Ama henüz Allah’a da tam kul olmadı.
  • Ama şeytana kul olmaktan kurtulduğu kesin kişinin.
  • İşte bu sebeple o kişinin fizik vücudu Allah’a verdiği ahdini gerçekleştirmiştir.
  • Böylece görüyoruz ki burası da Sıratı Mustakîm’le kesin ilişkisi sebebiyle bir hidayet olarak Allahû Tealâ tarafından vasıflandırıyor.

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu noktaya dikkatle bakın. Burada bir olay var. Şeytanın hâkimiyetinden %50’den daha fazla kurtulduğunuz nokta burası. Peki, daimî zikre ulaşsak da nefsimizin kalbinde hiç karanlık kalmasa ne olacak? Yani gece gündüz olsa ne olacak? O zaman şeytanın bizim için bir tavrı söz konusu.

Üzerimizde hiç tesirinin oluşması mümkün değil. Gene devamlı yanlışlıklar yapmamız için faaliyetini sürdürür ama her seferinde yenilerek hep o derecat kaybeder. Fena halde içerlemekle beraber, huyu kurusun hiç vazgeçmez bundan. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, ama muhteşem bir şekilde mağlup olur, mağlup olur, mağlup olur, hiçbir şekilde gâlip olma ihtimali yoktur.

Ne zaman? Daimî zikre ulaştığınız zaman. Ne zaman? Gece, gündüz olduğu zaman. Ne zaman? Ulul’elbab, şeytana kısas yaptığı zaman. Allahû Tealâ diyor ki: 2/BAKARA-179 : Ve lekum fîl kısâsı hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne). Ey ulûl elbab! Kısasta sizin için hayat vardır.

Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz. “Ya ulûl’ebab! Sizin için kısasta hayat vardır.” Hiç ulûl’elbab, kısas yapar mı? Kısas, nefsine hâkim olamayanların Allahû Tealâ tarafından aldıkları bir yetki; kendilerine yapılan kötülüğe aynı ile muamele etmek. Ulûl’elbab, anladığımız anlamda bir kısası hiçbir zaman gerçekleştirmez.

See also:  Siyah Kalp Ne Anlama Gelir?

Onlar, kötülüğe iyilikle mukabele edenler olacaklar. Ama sevgili izleyenler, şeytana kısas yaparlar. Gece, gündüz olmuştur. Şeytan onlara hayatları boyunca Allah’ı tanımazken ne kadar kötülükler yaptırdıysa onların hepsinin intikamını alırlar şeytandan.

  • Nasıl? Şeytan yine onları yanlış şeylere sürüklemek ister.
  • Her seferinde mağlup olur.
  • Eskiden yaptığı ve başarı kazandığı bütün olayların bedelini her yenilgide biraz daha, biraz daha öder.
  • Sonunda yaptıklarından daha fazla cezayı kendisi alır.
  • İşte bu ulûl’elbabın kısasıdır, sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Daimî zikrin sahiplerinin kısası, geceyi gündüz yapanların kısası, hidayete erenlerin kısası. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, daimî zikirle gece gündüz olduğunda, hidayet dört başı mamur olarak tamamlanmıştır. Ama hidayete ermek 21. basamakta gerçekleşir.

Hidayetin bu istikamette tamamlanması, tamamen güneşin her tarafı %100 aydınlatması, o ruhun Allah’a teslimi ile değil, fizik vücudun da nefsin de Allah’a teslimi ile gerçekleşir. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, gördük ki Allahû Tealâ ruhun hidayetinden, fizik vücudun hidayetinden ve nefsin hidayetinden bahsediyor.

Üçü de aynı noktada başlıyor. * Hidayete adım atmak, 14. basamakta başlar. * Hidayete ermek, 21. basamakta tamamlanır. Bundan sonra hidayetin gerçek anlamda sonuçlanması söz konusudur. * Fizik vücut için hidayetin tamamlandığı yer, 25. basamaktır. * Nefs için hidayetin tamamlandığı yer, 27.

basamaktır. Öyleyse hidayete ermek başka, hidayetin tamamlanması başka sevgili izleyenler. Öyleyse 3 ayrı mertebeden bahsediyoruz: * Hidayete adım atmak. * Hidayete ermek. * Hidayetin tamamlanması. İşte böyle bir dizayn, 3 vücudunuz için de geçerli. Ve Allahû Tealâ sadece hidayete ermenizi değil, Allah’a teslim olmanızı emrediyor yani hidayetin tamamlanmasını emrediyor.

* Fizik vücudunuz, ruhunuz gibi 22. basamakta Allah’a teslim olmaz, 25. basamakta Allah’a teslim olur. * Nefsiniz, 27. basamakta Allah’a teslim olur. * İşte ruhunuzun hidayetinin tamamlaması olayı, 22. basamakta tamamdır. * Fizik vücudunuz için bu olgu, 25.

  • Basamaktır.
  • Hidayet burada tamamlanır.
  • Nefsiniz için 27.
  • Basamakta hidayet tamamlanır.
  • Öyleyse hidayetin tamamlanması, üç vücudun üçünde ayrı fonksiyonlar gösterir.
  • Çünkü ruhunuz zaten hiçbir afetin mevcut olmadığı bir özellik taşıdığı için ruhunuzun Allah’a ulaşması ve teslim olması, ulaşaraktır.
  • Çünkü değişiklik göstermesi söz konusu değildir.

Oysaki fizik vücudunuz da nefsiniz de Allah’ın nurlarıyla şekillenecek ve afetlerden tamamen kurtulacakları bir yere ulaşacaklardır; Allah’ın bütün emirlerini yapacakları, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyecekleri bir noktaya. Orada hidayetin tamamlanması söz konusudur sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hidayete adım attırmakla kalmamasını, hidayete ermekte bırakmamasını, hidayetin hepinizde tamamlanmasını, hepinizin ruhunuzu da fizik vücudunuzu da nefsinizi de Allahû Tealâ’ya teslim etmenizi ve hem cennet saadetinin hem dünya saadetinin sahibi olmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak isterim.

Allah hepinizden razı olsun. İmam İskender Ali M İ H R

Sırat etmek ne demek?

Vikipedi, özgür ansiklopedi Sırât ( Arapça : جِسْرُ الصِرَاطِ ), İslâm ve Zerdüştlük dinlerine göre Cehennem üzerine kurulmuş dar ve geçilmesi güç köprüdür.

Sırat ı müstakim üzre gözetirim rahimi ne demek?

‘Sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi, iblisin talim ettiği yola minnet eylemem. Rızkımı veren Huda’dır.

Ihdinas Sıratel müstakim ne için okunur?

SOHBETİN ADI: ÂYETLERİN SIRLARI- FÂTİHA SURESİ TARİHİ: 01.03.2007 Âyetler ve sırlarının Fâtiha Suresinde aldığı muhteva çok güzel bir anlamı ihata eder. Fâtiha Suresi başlı başına bir Kur’ân-ı Kerim’dir, Kur’ân-ı Kerim’in ruhudur, özetidir. Allahû Tealâ diyor ki: 1/FÂTİHA-1 : Bismillâhir rahmânir rahîm.

  • Rahmân ve rahîm olan Allah’ın ismi ile.
  • Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm”; bizim bu Surenin de bütün Surelerin de başına eklememiz gereken giriş.1/FÂTİHA-2 : El hamdu lillâhi rabbil âlemîn (âlemîne).
  • Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.
  • El hamdu: Hamd, övgü, sena, manevî ni’metlere şükür.

lillâhi (li allâhi): Allah için, Allah’a. rabbi: Rab. el âlemîne: Âlemler. (el hamdu lillâhi rabbil âlemîn: Âlemlerin Rabbine hamdederiz.) Biliyorsunuz ki Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’inde “hamd” kelimesi yer aldığı gibi “şükür” kelimesi de yer alıyor.

Hamdin muhtevasına baktığımız zaman Allah’ın manevî ni’metlerini daha çok ihata ettiğini görüyoruz. Yani Allahû Tealâ bir insana velâyet nasip ederse, kişiyi ermiş evliya kılarsa bu; Allah’ın bir ni’metidir. Buna hamdedilir. Allahû Tealâ dünyada bir mükâfat vermiştir kişiye. Ona iyi para kazandıracak olan bir iş vermiştir.

Bir tarla sahibi olmuştur kişi, ekip biçmektedir. Bir fabrika kurmayı nasip etmiştir Allahû Tealâ. Bunların herbiri Allahû Tealâ’ya şükretmek için ayrı bir faktör olarak giriyor devreye. Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’nın maddî ni’metler vermesi halinde –söylediğimiz standartların oluşması halinde- Allahû Tealâ’ya şükretmemiz daha uygun bir ifade olarak görülüyor.

Ama manevî ni’metler, kişiyi velî değilken evliya yapan (velî yapan) bir dilek: Allah’a ulaşmayı dilemek. Onun arkasından mürşide tâbiiyet, sonra ruhun Allah’a ulaşması ve kişinin Allahû Tealâ tarafından ermiş evliyalığa yükseltilmesi. Herkes için açık olan bir kapı. Bütün insanlar ordan girip Allah’a ulaşmayı diledikleri takdirde mutlaka Allahû Tealâ onları Kendisine ulaştıracağına dair kesin vaadde bulunmuş durumda.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ âlemlerin Rabbidir. Sadece bu dünyanın Rabbi değildir. Sadece bu dünyayı fizik standartlarda bünyesinde bulunduran zahirî âlemin de sadece onun Rabbi de değildir. Zahirî âlem, gayb âlemi ve emr âlemi ayrı ayrı dizaynlar ifade eder.

  • Fizik vücudumuz; zahirî âlemin bir parçasıdır.
  • Berzah âlemi, nefsimizle alâkalı âlemdir.
  • Gayb âlemi, cinlerin enerjiden oluşan fizik bedenlerinin âlemidir.
  • Onun karşılığı olan cinlerin berzah âlemi, cinlerin nefslerinin âlemidir.
  • Sonra emr âlemi; meleklerin âlemi.
  • Zülmanî âlem de şeytanların, cinlerin, negatif standartlara sahip olan varlıkların muhtevasına aittir.

Kur’ân-ı Kerim’de cennetlere baktığımız zaman 7 kademe cennet görüyoruz. Cehennemlere baktığımız zaman 7 kademe de cehennem görüyoruz. Öyleyse Allahû Tealâ’nın 7 rakamı her sistemde geçerlidir.7, Kur’ân-ı Kerim’in kilit rakamıdır. Allahû Tealâ’nın sisteminde 7’li bir dizayn her zaman göze çarpıyor.

İşte “el hamdu lillâhi rabbil âlemîn” de Allahû Tealâ’nın “hamd” ifadesini kullanması, Fâtiha Suresinin bir Sure oluşu, Kur’ân’ın içinde bulunuşu ve manevî açıdan insanlara indirilmesi; onun için âlemlerin Rabbine hamd ile başlanıyor. Fâtiha Suresi, manevî tekamülün simgesini taşır. Şimdi muhtevaya bakıyoruz: “el hamdu lillâhi rabbil âlemîn: Âlemlerin Rabbine hamd olsun.” Allahû Tealâ Fâtiha Suresini bize indirerek manevî açıdan bir ufuk vücuda getirmiştir.

Ve devam ediyoruz: 1/FÂTİHA-3 : Er rahmânir rahîm(rahîmi). Rahmân’dır, Rahîm’dir. er rahmâni: Rahman esması ile tecelli eden. er rahîmi: Rahîm esması ile tecelli eden, rahmet nurunun sahibi. (er rahmânir rahîm: Allah Rahmân’dır ve Rahîm’dir.) Allah’ın Rahmân esması kâinattaki herşey için geçerlidir.

Allahû Tealâ yerleri yaratmış, Rahmân esması hükümran. Gökleri yaratmış, Rahmân esması hükümran. Öyleyse bu yaratış, bütün varlıklar için onların yaşayacağı bir saha oluşturuyor. Zahirî âlem fizik vücutlarımızın dünyası, berzah âlemi nefsimizin dünyası. Cinlerin zahirî âlemi gayb âlemi adını alıyor. Gayb alemi cinlerin zahirî fizik vücutlarının dizaynını ihata eder ve cinlerin de karşıt âlemi söz konusudur, cinlerin berzah âlemi.

Gene birisi fizik, birisi fizik ötesi. Sonra emr âlemi; 7 kat göklerdeki âlemler. Cennetlerden bahsetmiyoruz, cennetler de 7 kat. Ama bunlar; Allah’a ulaşıncaya kadar insan ruhunun kat ettiği muhtevadaki 7 kat âlem. Yani; 1. gök katında yukarıda secde etmek, 2.

Gök katında suvarılma havuzları, 3. gök katında 2 katlı bir mescidin üst ve alt katında secde, 4. gök katında Beyt-ül Makdes’in aslında secde, 5. gök katında Beyt-ül Haram’ın aslında secde, 6. gök katında; Allah’ın boyasıyla boyanma. Bir insanın karanlık bir âlemde içeriden aydınlık sızan bir bölüme girmesi.

Orası sıbgatullah olma makamı, Allah’ın boyasıyla boyanma. Beyaz, çok açık bir yeşil renkte, fosfor yeşilinden de daha açık bir renkte, kişinin manevî cihazlanması, renk değiştirmesi orada sağlanabiliyor. Sonra onun ötesindeki kat artık 7. kattır.7. katta 7 tane âlem söz konusudur: Evvelâ kader hücreleri.

  1. Işi, karşısında altıgen şeklinde kader hücrelerini görür.
  2. Herkes kendi kader hücrelerinin o gününden kader hücrelerine çıkabilir.
  3. Ön taraf açıktır; geleceği ifade eder.
  4. Arka taraf taşlarla kapatılmıştır; sıvasız taşlar.
  5. Orası geçmişinizdir.
  6. Hep yüzünüzü geleceğe bakarak tutmak kaydıyla safta yerinizi alırsınız.

Bir tek saf oluşturulur. Gök katlarında seyri sulûk yolculuğunu gerçekleştirenler iki gruba ayrılır. Eğer ilk gruptaysanız sağ tarafınızda sağ kanat velîsi, sol tarafınızda da sol kanat velîsi vardır. Bu grup 6. kata kadar çıkabilir.2. grupta sağ tarafta Peygamber Efendimiz (S.A.V), sol tarafta Devrin İmamı.

Bu grup 7. kata kadar çıkabilir. Bunların hepsi âlemleri ifade eder ve Allah’ın Rahîm esmasıyla tecellisinin muhtevasını taşır. Allahû Tealâ hem Rahmân’dır hem Rahîm’dir. Fâtiha-3’de; “Er rahmânir rahîm.” diyor. Bir insan manevî yolculuğa başladığı zaman Allahû Tealâ’nın evvelâ Rahmân esmasıyla tecelli edip o kişinin nefsinin kalbinde %2 nur oluşturması söz konusu olur.

Sonra ne olur? Sonra Rahmân esmasının ötesine geçilir, mürşide tabiiyetle beraber Rahîm esması tecelliye başlar. Kişinin nefsinin kalbine %2 rahmet nurundan sonrasını Rahîm esması %98’e kadar yükselerek tecelli ettirecektir. Onlar rahmet nurları değildir; fazıllardır.

Manevî tekâmülün esas binası fazıllarla gerçekleşir. Öyleyse Allahû Tealâ’nın hem Rahîm esmasını kullanması hem Rahmân esmasını kullanması söz konusudur. İnsanın manevî tekâmülünün başlangıcı %2’lik rahmet Er Rahmân, geri kalan %98 fazl Er Rahîm esmasının sonuçlarıdır. Allahû Tealâ bir insanı Kendisine ulaştırmak istediği zaman o kişinin üzerinde Rahmân esmasıyla tecelli eder.

Bu tecelli %2 nuru getirebilir. Allahû Tealâ tecelli edip %2 rahmet nuru gönderir. Sonra gelen %98 nur, fazl olarak gelir. Bunlar Rahîm esmasının manevî tekâmülü sağlamasıdır. Allahû Tealâ burada 2 sistemi birden vermiş. Hem %2’lik başlangıç nurunun yerleşmesi hem de bir insanın 7 tane gök katını aştıkça, Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde %7 %7 nur birikimini sağlaması mümkün olur.

İşte bu da Rahîm esmasının muhtevasıdır. Allah’a ulaşmayı dileyen kişide Allahû Tealâ mutlaka tecelli eder. Bu ruhun Allah’a ulaşmasından sonraki %51 nur birikiminden sonra kişinin manevî tekâmülü, ruhun Allah’a ulaşmasından sonra, o kişinin nefsinin kalbinin devamlı %7 %7 nurları kazanmasıyla mümkündür.

Kişinin fizik vücudunu Allah’a teslim etmesi, nefsinin kalbinde %81 nur birikimini ifade eder. Biriken nur, %2 rahmetin ötesindeki fazıllardır. Fizik vücudun tesliminin sonu mutlaka daimî zikirdir. Kişi yaşarsa mutlaka daimî zikre ulaşır. Bu muhtevada kişi en güzele ulaşacaktır.

  • Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde herşeyin en güzeli Allahû Tealâ’nın fazlı, rahmeti ve salâvâtıdır.
  • Allahû Tealâ “er rahmânir rahîm” buyurduktan sonra: “mâliki yevmid dîn: Dîn gününün sahibi” diyor.1/FÂTİHA-4 : Mâliki yevmid dîn(dîne).
  • Dîn gününün mâlikidir.

mâliki: Mâlik, sahip. yevmid dîne (yevme ed dîne): Dîn günü. (Kişinin mürşidine ulaştığı ve ruhunun Allah’a doğru yola çıktığı gün) Kur’ân-ı Kerîm’de dîn günü iki ayrı muhteva taşır. Bunlardan ilki Allah’a ulaşmayı dilemiş kişinin 12 ihsan alarak mürşidine ulaşıp tabiiyetini gerçekleştirdiği ve ruhunun Allahû Tealâ’ya ulaşmak üzere Allah’a doğru yola çıktığı gündür.

Dîn günü ayrıca kıyâmet günüdür. Allahû Tealâ kıyâmeti koparmak üzere, kıyâmeti başlatmak üzere harekete geçtiğinde ilk yaptığı şey; gezegenleri birbirinden ayırmak, kâinatı büyütmek konusunda verdiği, onlara da tatbik ettiği itme kuvvetini durdurmaktır. Kâinatı büyüten güç Allah’ın İlâhî gücüdür. O güç, Allahû Tealâ’nın patlama noktasında bir tek noktayı patlatarak bütün kâinata ulaştırması ve kâinatı vücuda getirmesi.

Bu bir tek noktadan başlayan büyüme, bütün noktaların oluşturdukları gezegenlerin birbirinden devamlı ayrılmasıyla tahakkuk etmiştir. Allahû Tealâ kıyâmet günü bu ayrılmayı durdurur, zaman da durur. Allahû Tealâ kinetik enerjiyi keser; gezegenler bir süre daha durmaz.

Hızla yol aldıkları için Allahû Tealâ enerjiyi kesti diye durma tahakkuk etmez. Biraz daha büyür kâinat. Ondan sonra da bu dizayn içerisinde artık itiş enerjisi gelmediği için kendi hızıyla hareket eden kâinat, büyümeyi durdurur. Büyüme durunca; o zaman gravitasyon başlar. Büyük kütlelerin küçük kütleleri kendine çekme özelliği.

Bu ise onları birbirine grup grup yaklaştıracaktır. Her güneş sistemi kendi çevresinde dönenleri kendisine alacaktır. Sonra güneş sistemleri birbirini çekecektir.100 milyar galaksinin her birinde 100 milyar yıldız olduğu söyleniyor. Bütün bunlar bir araya gelip bir tek noktaya doğru akmaya başlayacaktır.

İşte bu; zamanın geri dönüşüdür. O gün; dîn günüdür. Dîn gününün sahibi Allah’tır. Enerji sistemini dizayn etmekle bu hedeflere yürütüyor konuyu.1/FÂTİHA-5 : İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu). (Allah’ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz. iyyâ-ke: Yalnız sen, yalnız sana.

na’budu: (Biz) kul oluruz. ve: Ve. iyyâ-ke: Yalnız sen, yalnız senden. nestaînu: İstiane (mürşidimizin kim olduğunu öğrenmek için özel yardım) isteriz. Allahû Tealâ’ya: “iyyâke na’budu: Yalnız Sana kul oluruz.” diyoruz. Sevgili kardeşlerim! Kul olmakla kulluk etmek birbiriyle aynı şeyler değildir.

Kim Allah’a kuldur? Kim kulluk eder? İslâm’ın 5 şartıyla yaşayan herkes Allah’a kulluk eder. Ama hiçbir zaman, eğer İslâm’ın 5 şartıyla yaşıyorsa, şimdi söyleyeceğimiz gerçeklerden haberdar değilse, haberdar olduğunu düşünelim ve bunları gerçekleştirmiyorsa, o; sadece İslâm’ın 5 şartıyla yaşayan, Allah’a ibadet eden birisidir.

Eğer kişi hayatı boyunca ibadet etse ama Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilemezse onun cehennemden kurtulması hiçbir şekilde mümkün değildir.51/ZÂRİYÂT-56 : Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’budûni. Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.

Allahû Tealâ: “ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’budûn: Biz, insanları ve cinleri başka bir şey için değil; Bize, kul olsunlar diye yarattık.” diyor. Bunu “ibadet etsinler” diye yorumlayanlar da var ama Kur’ân hakikatlerine uymuyor. Eğer öyle yaratmış olsaydı İslâm’ın 5 şartını yaşayan insanlar, Allah’a âbid olanlar; onların asıl kurtuluşa ulaşmaları lâzım.

Hâlbuki öyle değil. İslâm’ın 5 şartı: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek zaten yetersiz. Hiç kimseyi bu 5 ibadet kurtaramaz. Bunlar ayrıca dînin hedefleri değil; vasıtalarıdır. Bu vasıtalardan 2 tane daha var: 1- Allahû Tealâ’yı zikretmek.

  • Zikir de farz, çok zikir de farz, daimî zikir de farz.2- Bir dilek: Allah’a ulaşmayı dilemek.
  • Hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemeden şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olamaz.
  • Öyleyse “iyyâke na’budu: Yalnız Sana ibadet ederiz.” değil; “Yalnız Sana kul oluruz.” mânâsına gelmesi lâzımgelen bir açıklamadır.

Aynı kökten gelen iki kelime; abd ve âbid kelimesi. Allahû Tealâ sahâbeden bahsediyor. Sahâbenin Fâtiha Suresindeki lâzımeyi yerine getirdiğini görüyoruz. Zumer Suresinde Allahû Tealâ diyor ki: 39/ZUMER-17 : Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

  • Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar).
  • Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler).
  • Onlara müjdeler vardır.
  • Öyleyse kullarımı müjdele! vellezînectenebût tâgûte: (Sahâbe için) onlar taguta kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar).

en ya’budûhâ: Ona (şeytana) kul olmaktan kurtardılar (kurtuldular, kendilerini kurtardılar). Nasıl kurtulmuşlar? Allah’a yönelmişler, Allah’a ulaşmayı dilemişler. Allah’a münîb olmuşlar. ve enâbû ilâllâhi: Allah’a yöneldiler. fe beşşir ıbâdi: Öyleyse kullarımı müjdele fe: Öyleyse.

Beşşir: Müjdele. ıbâdi: Kullarımı. İşte burada “ıbâd” kelimesi kul (abd) kelimesinin çoğuludur. Sondaki “i” de “benim” mânâsına geliyor. Öyleyse sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ kullarını dilediği istikamette bir muhtevada şekillendiriyor. İnsanlar Allah’a kul olsunlar diye yaratılmışlardır. Eğer ibadet etsinler diye yaratılmış olsalardı İslâm’ın 5 şartını yerine getirenler, onların da kurtulabilmesi gerekirdi.

Ama hiçbirisinin, İslâm’ın 5 şartıyla amel eden hiç kimsenin cehennemden kurtulması mümkün değildir. Çünkü Allah’a ulaşmayı dilemeyenin gideceği yer kesin olarak cehennemdir. İşte Allahû Tealâ Yûnus Suresinde diyor ki: 10/YÛNUS-7 : İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

  • Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler.
  • Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.10/YÛNUS-8 : Ulâike me’vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
  • İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

“Onlar muhakkak surette (kesin surette) Allah’a mülâki olmayı, ruhlarını hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatıyla mutmain olurlar (doyuma ulaşırlar). Onlar Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır (habersiz olanlardır), gaflette olanlardır.

  • Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle ateştir.” diyor.
  • Öyleyse açıklamalar ardarda geldiği zaman bir tablo çıkıyor ortaya: Allah bütün insanları Allah’a abd olsun diye (kul olsun diye) yaratmış.
  • Ul olmak söz konusuysa onlar zikir yapacaklar, mürşidlerine tâbî olacaklar, ruhları vücutlarını terkedecek; Allah’a doğru yola çıkacak, Allah’ın Zat’ına ulaşacak.

O zaman 1. devre tamamlanacak. Ruh Allah’a teslim olmuş olacak. Bütün insanların Allah’a ulaşmayı dilemelerini Allahû Tealâ bu sebeple farz kılmış ve de diyor ki: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım.” 42/ŞÛRÂ-13 : Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi.

Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır). Allahû Tealâ: “allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb: Allah dilediğini Kendisine seçer ve onlardan kim Allah’a yönelirse (Allah’a ulaşmayı dilerse) Allah onları mutlaka Kendisine ulaştırır.” diyor.

  • Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Böyle bir dizaynda Allah ile olan ilişkinin en güzel şekilde kurulmuş olması söz konusu.
  • Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler bu ilişkiyi kurar ve buna göre dizayn edildiğinde oradaki ifadenin; “iyyâke na’budu” ifadesinin mutlaka Allah’a ibadet etmeyi değil; ibadet etmeyi de muhtevasına alan Allah’a abd olmayı ifade ettiğini tespit ediyoruz.

Bu, kesinlik kazanıyor. Allahû Tealâ “iyyâke na’budu” dedikten sonra ki; buradaki kulluk da 7 kademe kulluktur.4 tane de teslim içerir: 1- Ruhu Allah’a teslim etmek.2- Fizik vücudu Allah’a teslim etmek.3- Nefsi Allah’a teslim etmek.4- İradeyi Allah’a teslim etmek.

  • Allahû Tealâ: “ve iyyâke nestaîn: Sadece Senden istiane isteriz.” diyor.
  • Acaba ne demek istiyor Allahû Tealâ? İstiane kelimesi nerede geçiyor diye bakıyoruz: Bakara Suresi 45.
  • Âyet-i kerimede geçiyor ve 46.
  • Âyet-i kerimede konu tamamlanıyor.2/BAKARA-45 : Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.2/BAKARA-46 : Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

  • Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.
  • Vesteînû bis sabri ves salâti: Allah’tan sabırla ve namazla (bu namaz Hacet Namazı’dır) istianeyi isteyin (yardımı isteyin).” diyor Allahû Tealâ.

Bu yardım mürşiddir, bu yardım tâbiiyetiniz halinde Allah’ın size göndereceği rahmet nurları, fazl nurları ve salâvât nurlarıdır. Ve sizi mutlaka önce ruhun teslimine sonra fizik vücudun teslimine sonra nefsin teslimine ulaştırır. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerinizde Allah’a ulaşmayı diledikten sonra Allahû Tealâ’nın bir emri var.

Mâide Suresinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: 5/MÂİDE-35 : Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne). Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin.

Umulur ki böylece siz felâha erersiniz. Allahû Tealâ: “yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete: Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyip takva sahibi olanlar)! Allah’a karşı takva sahibi olun (2. takvanın sahibi olun). Ve Allah’tan sizi Allah’a ulaştıracak olan vesileyi isteyin.

Kim sizi Allah’a ulaştıracak olan vesileyse o vesileyi Allah’tan isteyin.” diyor. İşte bu vesilenin istenmesinin hangi standartlarda olacağı, Allahû Tealâ tarafından Bakara-45’te ve 46’da şekillendirilmiş. vesteînû bis sabri ves salâti: Allah’tan sabırla ve namazla istianeyi yani sizi Allah’a ulaştıracak olan vesileyi isteyin.

Bu namaz Hacet Namazı’dır. Hacet Namazı, gece saat 12’den sonra (yaz saati uygulaması ile gece saat 1.00’dan sonra) kılınan bir namazdır. Sabah namazıyla aradaki devrede kılınabilir. Bu namazı kıldıktan sonra hemen yatmak lâzım. O gece Allahû Tealâ’nın ona ne rüya gösterdiğine bakmak lâzım.

  1. Çünkü Allahû Tealâ o kişiye -eğer o kişi Allah’a mülâki olmayı dilemişse- Hacet Namazı’nı kıldıktan sonraki uykusunda mutlaka mürşidini gösterecektir.
  2. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Kişi Hacet Namazı’nı kılar.4 rekâtlık bir namazdır.1.
  3. Rekâtta Fâtiha’dan sonra 3 tane Âyet-el Kursî okunur.2.

rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felak, Nâs okunur. (teşehhüd) Ara verilir.3. rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felak, Nâs, 4. rekâtta gene Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felak, Nâs okunur. Bu namazı kılabilmeniz için mutlaka boy abdest almanız gerekir. Eğer Allah’a gerçekten ulaşmayı dilemişseniz Allahû Tealâ size mürşidinizi veya vekil mürşidi mutlaka gösterecektir.

O mürşide ulaştığınız zaman neticeye ulaşacaksınız. Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ’nın sizlere bunu nasip etmesi Allahû Tealâ’nın bir dizaynını içeriyor. Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi için açık olan kapılardan bahsediyoruz. Herşeyi en güzel şekilde oluşturan Allahû Tealâ nefsinizin kalbinin aydınlanması için mürşide ulaşmanızı şart kılıyor çünkü ancak mürşidinize ulaştıktan sonra zikir yaptığınızda Allahû Tealâ’nın kalbinize artık salâvâtla rahmet, salâvâtla fazl olmak üzere 2 grup nur gönderdiğini göreceksiniz (Mürşide tâbiiyetten evvel sadece salâvâtla rahmet geliyordu).

Ayrıca mürşidinize ulaştığınızda kalbinize îmân yazılacak, başınızın üzerine devrin imamının ruhu gelecek, yerleşecek ve o ruh geldiği için de sizin vücudunuzdaki ruhu Allah’a gönderecek: “Senin Allah’a ulaşma günün; yevm’et talâk’ın geldi.” ifadesiyle onu Allah’a gönderecek.

Ruhunuz Allah’a doğru yola çıkacak. Ne yapacak? Önce nerede tâbî olduysanız o dergâha, oradan da devrin imamının anadergâhına ulaşacak. Oradan 7 tane gök katını aşan bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşacak. İşte bu sadece Allahû Tealâ’nın ona mürşidini göstermesiyle mümkün olan bir olaydır. Bu sebeple Allahû Tealâ: “iyyâke nestaîn.” diyor.

“Yalnız Sen’den istiane isteriz” in muhtevası bu. “iyyâke nestaîn.” Fâtiha Suresinde, “Yalnız Sen’den istiane isteriz.” ifadesi. Allahû Tealâ Bakara-45’de: “Sabırla ve hacet namazıyla isteyeceksiniz. Bu zor bir iştir ama herkese zor değil.” diyor. Allahû Tealâ bu insanlar için Bakara-46’da: “ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn: Onlar -bu hedefe ulaşacak olanlar- Allah’a mülâki olacaklarına, ruhlarını hayattayken ulaştıracaklarına kesin şekilde inananlardır.

Ve Allah’a ruhlarını ölümden sonra tekrar ulaştıracaklarına kesin şekilde inananlardır.” buyuruyor. Allahû Tealâ 1.’sinde “mülâki olmak” kullanmış, 2.’sinde “rücû etmek” kullanmış. Ruh Allah’a hayattayken ulaşırsa; Allahû Tealâ ona “mülâki olmak” diyor. Ama kişi ruhunu Allahû Tealâ’ya göndermemiş, böyle bir insanı öldüren ölüm melekleri onun ruhunu alıp Allahû Tealâ’ya 7 kat gökleri aşarak Sidretül Münteha’ya kadar ulaştırıyor.

Ondan sonra o kişinin ruhu Allah’a, Sidretül Münteha’dan gene kendisi tek başına ulaşıyor. İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ bunun için diyor ki: 1/FÂTİHA-6 : İhdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme). (Bu istiane’n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM’e hidayet et (ulaştır).

Ihdi-nâ: bizi hidayet et, ulaştır. es sırâte el mustakîme: Sıratı Mustakîm, Allah’a ulaştıran yol. Allahû Tealâ’ya biz diyoruz: “ihdinas sırâtel mustakîm; Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştır.” İşte Allahû Tealâ’nın bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştırması sadece bu istianeyle mümkün. “ve iyyâke nestaîn” ile istianeyi istedik, Allah mürşidimize ulaştırdı.

Tâbî olduk, ruhumuz vücudumuzdan ayrıldı. İstiane görevini yaptı, ruh Allah’a doğru yola çıktı. Nereye yola çıktı? Sıratı Mustakîm’e ulaştı. İşte istianeyle Sıratı Mustakîm’e ulaşacağımızı Allahû Tealâ Fâtiha Suresinde açık bir şekilde ifade etmiş: “ihdinas sırâtel mustakîm: Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştır.

  • İstiane gönder, mürşidimize tâbî olalım.
  • Tâbî olunca ruhumuz vücudumuzu terketsin ve Mu’min Suresinin 15.
  • Âyet-i kerimesi gereğince Allah’ın gönderdiği devrin imamının ruhu başımızın üzerine gelsin yerleşsin.
  • Ruhumuz da bizi terkederek Allah’a doğru yola çıksın.
  • Allah’a yola çıkmak için, senin Allah’a mülâki olma günün, yevm’et talâkın geldi.’ desin.” Bu sebeple Allahû Tealâ bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştırıyor.40/MU’MİN-15 : Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

  • Sıratı Mustakîm nereye ulaştırıyor? “ihdinas sırâtel mustakîm.” Allahû Tealâ, Sıratı Mustakîm’e bizi ulaştırarak ruhumuzu Allah’a ulaştırıyor.
  • Nasıl ulaştırıyor? Kim mürşidine tâbî olursa, onun ruhu mutlaka vücudunu terkeder ve Allah onu Kendisine ulaştırır.13/RA’D-27 : Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).” “Allah dalâlette olanları bırakır ama dalâlette olanlardan kim Allah’a mülâki olmayı dilerse, Allah onları mutlaka Kendisine ulaştırır.” diyor.

  1. Ihdinas sırâtel mustakîm: Bizi Sana ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştır” demek.
  2. Allahû Tealâ mutlaka ulaştırıyor.1/FÂTİHA-7 : Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
  3. O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur.
  4. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.

sırâta: Yol. ellezîne: Ki onlar. en’amte: Sen ni’met verdin. aleyhim: Onlara, onların üzerine. gayri: Başka, hariç, değil. el magdûbi: Gadap, öfke duyulanlar. aleyhim: Onlara, onların üzerine ve: Ve. lâ ed dâllîne: Dalâlette olanlar değil. (sırâtallezîne en’amte aleyhim: O yol ki üzerlerine ni’met verilmiş olanların yoludur.) Kimdir o ni’met? Devrin imamının ruhu.

  1. Ne oldu? Kişi Allah’a ulaşmayı diledi, Allah ona mürşidini gösterdi.
  2. Mürşidine ulaşıp tâbî oldu.
  3. Tâbî olduğu zaman ruhu Allah’a doğru yola çıktı.
  4. O kişinin ruhunu Allah Kendisine ulaştırmak için Sıratı Mustakîm’e ulaştırdı.
  5. Ruh, Allah’a doğru yola çıktı.
  6. Sırâtallezîne: O yol ki.
  7. En’amte aleyhim: Üzerlerine ni’met verilmişlerin yoludur.

İşte o ni’met, devrin imamının ruhudur. Kişinin başının üzerinde önden arkaya doğru uzanan bir yatay hüviyetle durur. İnsanlar nereye giderse gitsin beraber gider. İnsanlar onu bu gözleriyle normal standartlarda göremezler. Ancak Allahû Tealâ kalp gözünü açarsa o gözle görebilirler.

  1. Bir de çok küçük sâbi çocuklar, belki 3-4 yaşında, 5-6 yaşında çocukken böyle bir şey görmek imkânının sahibi olabilirler.
  2. İşte o “ni’metlendir” ifadesi, “üzerimize ni’met gönder” ifadesi, devrin imamının ruhunun o kişinin başının üzerine gelip yerleşmesidir.
  3. Gayril magdûbi aleyhim: Üzerine gadap duyduklarının, kendilerine gadap duyduklarının yoluna ulaştırma.

Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkese Allahû Tealâ ne yazık ki gadap duyar. O yol cehennem yoludur. ve lâd dâllîn: Ve dalâlette olanlar. Bir defa daha açıklanmış oluyor olay. Çünkü sadece 2 nevi insan yaşar. Bütün insanlar doğuşlarından itibaren dalâlettedirler.

  • Allahû Tealâ Ra’d Suresinin 27.
  • Âyet-i kerimesinde diyor ki: “Allah dalâlette olanları bırakır.
  • Herkes başlangıçtan itibaren dalâlettedir ama onlardan kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onları Kendisine ulaştırır yani Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.
  • Sıratı Mustakîm üzerinden Allah’a ulaştırır.
  • Ama kişi dalâletteyse dalâlette olanlar asla Allah’a ulaşmayı dilemedikçe Sıratı Mustakîm üzerinde olamazlar.

“ve lâd dâllîn: Ve dalâlette olanlar da. Onların yoluna değil. Sakın onların yoluna bizi ulaştırma. Başlarının üzerine ni’met verilmiş olanların yoluna ulaştır.” Bakınız 1-2 satırlık ufacık bir Fâtiha Suresi bize ne kadar çok şey söylüyor. Sevgili kardeşlerim! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki âyetlerin sırlarından, uzun olan âyetlerden birçoklarından çok daha kısa olan Fâtiha Suresinin ruhunu sizlere açıklattı Allahû Tealâ.

Biz sadece bir vasıtayız sevgili kardeşlerim. O’nun söylettiklerini söyleyen bir vasıta. Biz bir hiçiz. Ama Allah herşeyin sahibidir. Bizim de sahibimizdir. Ve hamdolsun ki bizi hidayete erdirdi. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetini inşaallah burada tamamladık.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun. İmam İskender Ali M İ H R

Fatiha suresi anlamı nedir?

Fatiha Suresi Okunuşu – Fatiha Suresi Türkçe Anlamı, Fazileti ve Faydaları (Diyanet Meali & Tefsiri) Kur’an-ı Kerim’in ilk suresi olan Fatiha Suresi halk tarafından Elham Duası olarak bilinir. Fatiha suresi anlamı, tefsiri, fazileti, Fatiha Suresi Türkçe ve Arapça Okunuşu ile birlikte Fatiha Suresi Diyanet meali yer almaktadır.

  • Fatiha Suresi Türkçe Okunuşu
  • Elhamdulillâhi rabbil’alemin, Errahmânir’rahim, Mâliki yevmiddin, İyyâke na’budu Ve iyyâke neste’în, İhdinessirâtal mustakîm, Sirâtallezine en’amte aleyhim Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.
  • Fatiha Suresi Anlamı (Diyanet Meali)

Bismillahirrahmânirrahîm. Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah’a mahsustur. (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil. Fatiha Suresi Arapça Yazılışı SRatı MüStakim Ne Demek Fatiha Suresi Konusu Fatiha Suresi, Kur’an’ın iniş nedenini, içerisindeki bilgilerin ve hükümleri özet biçiminde ihtiva ediyor. Fatiha Suresinin konusu, Kur’an’ın ne için gönderildiğinde dair bilgiler vermenin yanı sıra, insanların yapıp yapmamaları gereken hususlar üzerinde duruluyor.

Fatiha Suresi Anlamı ve Önemi Fatiha Kur’an açıldığında ilk çıkan suredir. Açılış suresi olarak bilinen Fatiha Suresi, Kur’an-ı Kerim’in özeti niteliğini taşıdığından çok önemlidir. Fatiha ‘Başlamak ve Açmak’ manalarında kullanılır. Allah’a en edilecek en güzel dua manalarına gelir. Dua özelliğini ise en son kısımda amin denmesiyle belli oluyor.

Fatiha Suresi Kaç Ayet ve Sayfa Ne Zaman İndirilmiştir? Kur’an’ın giriş suresi olan Fatiha, toplamda 7 ayetten oluşuyor.1. sayfa içerisinde yer alır ve bu sayfada yine son bulur. Müdessir Suresi indikten sonra Mekke’de inmiştir. Fatiha Suresi Kaçıncı Sayfa ve Cüz İçerisinde Yer Alıyor? Fatiha Suresi, Kur’an’da 1.

Sayfa içerisinde bulunuyor. İlk sayfa içerisinde yer aldığından 1. cüz içerisinde yer alıyor. Fatiha Suresi Okumanın Fazileti ve Faydaları Fatiha Suresi, İslam dininde en faziletli sureler içerisinde yer alır. Faziletleri arasında; başarılı olmak, yardım görmek, şefkat sahibi olmaya yöneltme gibi durumlar bulunur.

Fatiha Suresi, kişinin düşmana üstün gelmesi, kötülüklerden korunması, mevki sahibi olması ve mülk edinmesi için okunabilen sureler arasında bulunur. Fatiha Suresi Abdestsiz Okunur mu? Fatiha Suresi, ister ev içerisinde ister ev dışında ezbere abdestsiz okunabilir.

  1. Belli haram bölgeler dışında, istenilen yerde okunabilir.
  2. Ancak faziletinin fazla olması ve daha hayırlı olması nedeniyle, ilim sahibi kimseler tarafından abdest alındıktan sonra okunması daha uygun görülmüştür.
  3. Ayrıca Kur’an-ı Kerim üzerinden okunacaksa abdest alınması gerekir.
  4. Fatiha Suresi Hikmeti ve Sırları Fatiha Suresinin sırrının çok büyük olduğu alimler tarafından belirtilir.

Alimler 7 gün üst üste okunması durumunda, kişinin dileklerini gerçekleştirebileceğini belirtirler. Hikmetleri arasında murada erme, doğruyu bulma, Allah’a yakın olma gibi durumlar bulunur. Fatiha Suresi Ne İçin Ne Zaman Neden ve Nasıl Okunur? Fatiha suresi namazda okunur.

Vefat eden birinin arkasından, birinin şifa bulması amacıyla okunabilir. Namaz kılarken ve istenilen her zaman diliminde okunabilir. Okuyan kişi bunu içinden okuyabileceği gibi ortam müsait olursa sesli okuyabilir. Fatiha Suresi Nasıl Ezberlenir? Fatiha Suresi 7 ayetten oluşur. Kur’an’da ezberlemesi en kolay sure olarak belirtilir.

Ezberlemek için her bir ayet, 11 defa okunabilir, Ardından tümü birlikte 3 sefer okunursa, ezberleme tamamlanabilir. Fatiha Suresi Ne Anlatıyor? Fatiha Suresi Kur’an’ın özeti niteliğini taşır. Kur’an’ın ne için indirildiğini, insanların hayatlarını düzene sokmak gerektiğini, ebedi saadet sağlamanın mümkün olduğunu anlatıyor.

  • İnsanların her işlerinde ilahi iradeye ve adalete uymaları gerektiğini ihsan ediyor.
  • Fatiha Suresi Ölülere Okunur mu? Fatiha Suresi insanlar vefat ettikten sonra okunan bir duadır.
  • Dolayısıyla diğer surelere göre daha farklı olarak, Fatiha Suresi Allah’ın rahmetinin ölü üzerinde olmasını istemek maksadıyla, ölünün arkasından okunabilir.

Fatiha Suresi Özellikleri Fatiha Suresi Kur’an’ın ilk sayfasında yer alır ve toplamda 7 ayetten oluşur. Sure, Kur’anın özeti olarak görülür. Mekki sınıfında yer alır. Kelime sayısı toplam 29, harf sayısı ise 139’dur. Es Salat ismiyle de biliniyor. Fatiha Suresi Şifa İçin Okunur mu? Alimlerin aktardıklarına göre Kur’an’da şifa için sürekli okunması gereken sureler Fatiha ve ‘dir.

  • Fatiha, hastaların şifa bulmasına hikmet olur.
  • Işinin daha kolay iyileşmesine sebep olur.
  • Şifa için okunması önemlidir.
  • Fatiha Suresi Uzun Bağışlama Duası Fatiha Suresi okunduktan sonra bazı bağışlanma duaları okunabilir.
  • Ancak Fatiha Suresinin başlı başına bir dua olduğu unutulmamalıdır.
  • ‘Ey yerleri ve gökleri yaratan Allah’ım.

Sen ki tüm kainatın yaratıcısısın. Allah’ım, bize verdiğin her nimet için sana şükürler olsun. Verdiğin dertler için sana çok şükür ey Allah’ım. Senden geldik sana döneceğiz. Bizi affet, bizi bağışla ey Allah’ım. Sen isminle, gücünle, her şeyi bilen ve işitensin.

  1. Imsenin gücünün yetmediği şeylere gücü yetersin.
  2. Ol dersin olur.
  3. Bizi günahkarlardan eyleme Allah’ım.
  4. Bizi Hazreti Peygamberin ümmeti olmaya layık imkan eyle ey Allah’ım.
  5. Amin.’ Fatiha Suresi Üzerinde Taşımak Fatiha Suresi üzerinde taşımak isteyen kişiler, bunun durumu hakkında bilgi almak isteyebilirler.

Alimler, Fatihayı taşımanın faziletinin büyük olduğunu hikmet ederler. Kişinin bu ağırlığı taşıması halinde, taşıdığı Fatiha Suresi kendisine kalkan olur. Hastalıklardan uzak kalmasına imkan tanır. Onun zor durumlardan kurtulmasına imkan verir. Allah’ın sözü olduğu unutulmamalı, buna göre davranılmalıdır.

  1. Fatiha Suresi Ne Zaman Okunmalı? Fatiha Suresi sabah kalkarken, gece uyurken her vakit okunabilir.
  2. Mezarların önünden geçildiğinde rahmet amacı niyetiyle okunabilir.
  3. Ayrıca namaz içerisinde Fatiha okunur.
  4. Bunun dışında Fatiha Suresi şu vakit okunmalı, hayrı daha fazla demek mümkün değildir.
  5. Namaz harici okunduğunda en az 11 kez okunmasının daha hayırlı olacağı ifade edilir.

Fatiha Suresi her dakika, saat ve zaman diliminde mümkün olduğunca okunmalı ve okunması tavsiye edilmelidir. Tefsiri (Diyanet) “Eûzü” veya “istiâze” diye bilinen bu cümle, bu şekliyle bir âyet olmadığı için mushafa yazılmamıştır. “Kur’an okuyacağın vakit o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” (Nahl 16/98) şeklinde buyurulduğu için Kur’an okumaya başlayanlar, besmeleden önce “eûzü.” ifadesini okumak suretiyle bu emri yerine getirmektedirler.

Asıl adı İblîs olan şeytan, Allah’ın “Âdem’e secde et!” emrine uymadığı, kendisinin daha üstün olduğunu ileri sürerek emre karşı geldiği için meleklerin vatanından (melekût âlemi) kovulup sürgün edilmiş; o da imtihan dünyasında Allah’ın kullarını, O’nun yolundan ve rızâsından ayırmak için uğraşmayı kendine vazife edinmiştir (A‘râf 7/11-17).

Şeytan, kendine uyan diğer cinleri ve insanları da kullanarak vazifesini yapmaya çalışmaktadır (En‘âm 6/112). Ancak Allah’a iman eden, O’na dayanan ve güvenen müminlere şeytanın zarar veremeyeceği ve onlara hükmünün geçmeyeceği ilgili âyetlerde açıklanmıştır (Nahl 16/98-100).

Yukarıda meâli zikredilen âyet (16/98) sebebiyle Kur’an okumaya başlayanlar “eûzü” çekerler. Ancak bunun hükmü konusunda farklı görüş ve yorumlar vardır. Bazı müctehidlere göre emir kipi kullanıldığı için eûzü çekmek farzdır. Müctehidlerin çoğunluğuna göre ise bu bir tavsiye emridir, eûzü çekmek farz değil menduptur, teşvik edilmiştir ve güzel bulunmuş bir davranıştır.

Şeytanın insandan en uzakta olması gereken zaman olan Kur’an okuma halinde bile –okumaya başlarken– eûzü çekmek tavsiye edildiğine göre diğer işlere başlarken bunu yapmanın daha da gerekli olacağı anlaşılmaktadır. Kötülüğe karşı bile iyilik yaparak insanlardan gelecek belâyı defetmek, eûzü çekerek de şeytandan gelecek olan vesvese ve kışkırtmayı kendilerinden uzaklaştırmak Kur’an’ın, müminlere tavsiyeleri arasında yer almıştır (bk.

  • Mü’minûn 23/96-98).
  • Eûzü, bir yandan böyle maddî ve mânevî şerleri, kötülükleri defetmeye ilâç olurken diğer yandan kulun imtihan şuurunu tazelemekte, insanın ulvî yönü ile süflî yönü arasında ömür boyu sürüp giden ve onu geliştirmeyi, olgunlaştırmayı sağlayan mücadelede uyanık ve tedbirli olmayı telkin etmektedir.1.

Sûrelerin başında bulunan besmele cümlelerinin, Kur’ân-ı Kerîm’in mushaflarda ilk defa toplanmasından itibaren yazılageldiği, aynı dönemde Kur’an’a dahil olmayan hiçbir şeyin mushafa yazılmadığı dikkate alınırsa –aksine görüşler bulunmasına rağmen– her sûrenin başındaki besmeleyi, sûrenin âyet sayılarına dahil olmayan ayrı bir âyet olarak kabul etmek gerekmektedir.

Hanefî fıkıhçılarının görüşleri de böyledir (Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, I, 12) İmam Şâfiî Fâtiha sûresinin başındaki besmeleyi bu sûreden bir âyet olarak kabul etmiştir. Diğer sûrelerin başlarındaki besmeleler konusunda kendisinden iki farklı görüş nakledilmiş, her sûreye dahil bir âyet sayılması görüşü –ona ait olması yönünden– daha sahih bir rivayet olarak kaydedilmiştir.

Ebû Hanîfe’ye göre besmeleler sûrelerin başında ayrı âyetler olduğu için namazda yalnızca Fâtiha’dan önce sessiz olarak okunur, Fâtiha’yı takip eden ve zamm-ı sûre denilen sûre ve âyetlerden önce ise besmele okunmaz. Besmele dilimize genellikle “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla” şeklinde çevrilmektedir.

  • Bu cümlede zikredilmeyen fakat her besmele okuyanın başlayacağı işe göre niyetinde bulunan “.
  • Okuyorum, başlıyorum, yapıyorum, yiyorum” gibi bir yüklem vardır.
  • Allah’ın adıyla, okumak” ifadesinden Türkçe’de “yenen ve okunanın Allah’ın adıyla birlikte yenildiği veya okunduğu” anlaşılır.
  • Bu mâna kastedilmediğine göre maksadı doğru anlatabilmek için besmeleyi “Rahmân ve rahîm olan Allah adına,,

adını anarak,, Allah’tan yardım dileyerek,” şekillerinde çevirmek de uygun olur. Kul herhangi bir davranışta bulunurken, önemli bir işe teşebbüs ederken önce eûzü çekerek muhtemel olumsuz etkileri defetmekte sonra da besmeleyi okuyarak “kendinin tek başına yeterli olmadığını, başarı ve gücün ancak Allah’tan gelebileceğini, Allah’ın yeryüzünde halife kıldığı bir varlık olarak O’nun mülkünde, O’nun adına tasarrufta bulunduğunu, asıl mâlik ve hâkim olan Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa emanete hıyanet etmiş olacağını.” peşinen kabul etmekte ve bundan güç almaktadır.

Burada tevhid cümlesinin mânası da üstü kapalı olarak mevcuttur. Zira nasıl ki tevhid cümlesinde “lâ ilâhe” denilerek önce bütün sahte tanrılar zihinlerden siliniyor, sonra da “illallah” ifadesiyle hakiki, tek, eşi ve benzeri bulunmayan Tanrı (Allah) kalbe ve zihne yerleştiriliyorsa, eûzü besmele çekildiğinde de önce kulluk ilişkisine engel olan kirli çevre temizleniyor, sonra da bu ilişkinin en uygun anahtarı kullanılmış, doğru kapılar açılmış, sağlıklı bağ kurulmuş oluyor.

Allah yerine “tanrı”, rahmân yerine “esirgeyen”, rahîm yerine de “bağışlayan” kelimelerinin kullanılması bu isimlerin anlamlarını tam olarak karşılamaz. Çünkü Allah ismi, bu isme hakkıyla lâyık olan “tek, eşsiz, benzersiz, bütün kemal sıfatlarına sahip ve eksikliklerden uzak, varlığı zaruri (olmazsa olmaz), yokluğu düşünülemez” olan yüce zâta mahsustur, bu sıfatları taşımayan hiçbir varlığa Allah denemez.

Halbuki insanların uydurdukları, kendilerine göre bazı nitelikler yükledikleri mâbudlara tanrı denebilir. Başka bir deyişle tanrı kelimesi Allah için de kullanılabilir, halbuki Allah ismi O’ndan başka hiçbir varlık için kullanılamaz ve Arap dilinde de kullanılmamıştır. Kur’an dilinde rahmân sıfat-ismi de Allah’a mahsustur, başka hiçbir varlık için kullanılmamıştır.

Rahmân “en uzak geçmişe doğru bütün yaratılmışlara sonsuz ve sınırsız lutuf, ihsan, rahmet bahşeden” demektir. Rahmân, rahmetiyle muamele ederken buna mazhar olan varlığın hak etmesine, lâyık olmasına bakmaz, bu sıfatın tecellisi yağmur gibi her şeyin üzerine yağar, güneş gibi her şeyi ısıtır ve aydınlatır.

  1. Rahîm “çok merhametli, rahmeti bol” demek olup bu sıfatla kullar da nitelenebilir.
  2. Allah’ın rahîm sıfat-ismi O’nun, daha ziyade kullarının gelecekte elde etmek üzere hak ettikleri, lâyık oldukları sınırsız rahmetini, lutuf ve merhametini ifade etmektedir.
  3. Esirgemek” ve “bağışlamak” bu sonsuz, engin ve etkisi çeşitli rahmetin ancak bir parçası, etkilerinin yalnızca bir çeşididir.

Dilimizde övme ve teşekkür etme, Arapça’da medih ve şükür kelimelerinin hamd kelimesine yakın mânaları bulunmakla birlikte bunlar arasında birtakım ince farklar da vardır. Methetme (övme) bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır; bu iyilik ve güzelliğin sahibi, kendisinin bunda iradesi ve etkisi olsun olmasın methedilebilir.

  1. Işi kendi iradesinin eseri olmayan güzelliği sebebiyle övüldüğü gibi cömertlik ve cesaret gibi erdemlerinden dolayı da övülür.
  2. Halbuki hamd ancak irade ve istekle hâsıl olan iyilik ve güzellik karşısında yapılır.
  3. Şükür ve teşekkür “isteyerek yapılmış (ihtiyarî) bir iyilik ve ihsana karşı dille veya başka şekillerde uygun mukabelede bulunmak”tır.

Bu, hem Allah’tan hem de insanlardan gelen iyilikler karşılığında yerine getirilmesi beklenen ahlâkî bir ödevdir. Hamdetmek de dil ile yapılır; “hamdolsun, elhamdülillâh.” denir, ancak bunun sebebi yalnızca nimet ve ihsan değil, irade ve ihtiyara dayalı bütün güzellik ve iyiliklerdir.

  1. Bu mânada hamd yalnızca Allah’a mahsustur.
  2. Çünkü başkalarına ait olan iyilik ve güzellikler, gerçek ve kâmil mânasıyla onların isteklerine bağlı değildir.
  3. İnsanların kendi isteklerine bağlı iyilik ve güzelliklerde Allah’ın da iradesi vardır.
  4. Onların irade ve isteklerine bağlı olmayan iyilik, güzellik ve hizmetler ise doğrudan yaratıcının, fıtrat ve özellikleri takdir edip yaratarak insanlara bahşeden kudretin eseridir.

Dolayısıyla bu mânada hamdin tamamı Allah’a mahsustur, O’na aittir. Âlem maddî ve mânevî, görülen ve görülemeyen, dünyada ve âhirette Allah Teâlâ’nın yarattığı her şeydir. Görülen, hissedilen, insan bilgisinin ulaşabildiği maddî varlıklara “mülk ve şehâdet âlemi”, madde ötesi varlıklara da “gayb ve melekût âlemi” denilir.

Gayb ve melekût âleminin tek sahibi Allah’tır. Mülk ve şehâdet âleminin ise gerçek sahibi Allah olmakla beraber görünürde ve mecazen başka sahipleri de olabilir. Vahiy yoluyla gelen bilgilere göre şehâdet ve mülk âlemi, gayb ve melekût âlemine nisbetle denizden bir damla, sahradan bir kum tanesi kadardır.

Günümüze kadar insan bilgisinin ulaşabildiği uzay akıllara hayret verecek büyüklüktedir. Fakat bu büyüklük gayb âleminin yanında bir kum tanesi kadar kaldığına göre gayb âleminin azametini akıl terazisi çekemez. Konuya bu açıdan bakıldığında evrenin büyüklüğüne ve ondaki düzenin inceliklerine dair ulaşılan her yeni bilgi, Allah’ın insana bahşettiği aklın nerelere kadar ulaşabileceğini ortaya koymasının yanında, erişeceği sırların enginliğini tasavvur edebilmesi için bir ölçü de oluşturmaktadır.

Şu halde gayb âleminin bu büyüklüğü iman ve irfanla kavranmakta, oradan da bütün âlemlerin rabbi (sahibi, mâliki, takdir edip yaratanı, koruyanı, geliştireni) olan Allah’ın azamet ve büyüklüğü karşısında kula yakışan hayret haline ulaşılmakta; bu azamet karşısında kul secdeye kapanınca onun hayret hali, “huzur, güven, sevgi, yakınlık ve tatmin”e dönüşmektedir.

Rab kelimesi tek başına söylendiği zaman bundan yalnızca “Allah” kastedilir, O’nun güzel isimlerinden biridir, “sahiplik ve terbiye edicilik” özelliğini ifade eder. Bu kelime “rabbü’d-dâr” (ev sahibi) gibi tamlama şeklinde başkaları için de kullanılır.

  1. Rahmân ve rahîm.
  2. Ödül ve ceza (din) gününün hâkimi” diye çevirdiğimiz tamlamada geçen mâlik “malın, mülkün sahibi” demektir.
  3. Iraat âlimlerince “hükümdar, iktidar sahibi” anlamında “melik” şeklinde de okunmuştur.
  4. İnsanlar için kullanıldığında mâlik ile melik arasında güç, yetki ve tasarruf hakkı bakımlarından önemli farklar vardır.

Mal ve mülkün sahibi (mâlik) kişinin başkalarına hükmü geçmez, başkalarına hükmü geçen hükümdar (melik) ise her malın ve mülkün sahibi değildir. Allah Teâlâ hakkında mâlik ve melik sıfatları kullanıldığı zaman mâna çerçevesinde bir eksiklik olamaz; çünkü O hem âlemlerin sahibidir hem de herkese ve her şeye hükmü geçer; O’nun iktidarı üstünde bir iktidar tasavvur bile edilemez.

  • Melik O’nun zâtına, mâlik ise fiiline ait sıfatlardır.
  • Ödül ve ceza (din) günü”nün âhiretteki hesaba çekme ve hüküm verme günü olduğu, bunu açıklayan başka âyetlerden anlaşılmaktadır (meselâ bk.
  • İnfitâr 82/17-19).
  • Allah Teâlâ bütün zamanlarda ve zaman kavramına bağlı olmaksızın mutlak hâkim, sahip, melik ve mâliktir.

Ancak Allah Teâlâ dünya hayatında, imtihan için kullarına da sahiplik ve iktidar vermiş; imanı olduğu halde gaflet içinde bulunan kimseler –zaman zaman da olsa– Allah’ın sahipliği ve iktidarının bilincinde olmaya özen göstermemişler; imanı olmayanlar ise bunun şuurundan tamamen yoksun kalıp inkâr etmişlerdir.

Âhiret âleminde kulun, bu görünürdeki ve geçici iktidarı da ortadan kalkacağı için Allah’ın melik ve mâlik sıfatı bütün azametiyle ortaya çıkacak, belli olacaktır. Bunun için âhirette O, gerçekte ve görünürde “melik ve mâlik”tir. Besmeleden buraya kadar kendisi ve sıfatları, kulları ve kâinat ile kesintisiz ilişkisi, dünya hayatının sonu ve hesap günü hakkında önemli açıklamalar yapan Allah Teâlâ, bunları iman içinde dinleyip anlayan ve şuuruna yerleştiren kullarında hâsıl olacak duygu ve düşünceye, davranış biçimine tercüman olarak “Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” buyuruyor.

Şu halde yukarıda sıralanan eşsiz ve benzersiz sıfatlar Allah’a mahsus olduğuna göre ibadetin ve yardım dilemenin O’na özgü kılınması da –kul açısından– tabii hale gelmektedir. İbadet “kulluk ve tapınma” olarak anlaşılmıştır. Bu kavramın içinde kâmil mânada “sevgi, korku ve boyun eğme” vardır; bu üç tavır ve duygunun birlikteliği ibadetin temelini oluşturur.

İnsanların yaratılış gayesi ibadettir; ancak onlar buna mecbur tutulmamışlardır; yani terim anlamıyla ibadet, iradeye bağlı olmayan hareketler ve oluşlar gibi hâsıl olmamakta; ilâhî emri kul, –dünya hayatında bir imtihan olarak– serbest iradesiyle yerine getirmekte veya ihmal etmektedir. Dünyanın bütün nimetleri ve imkânları insanın, insanca (yalnız Allah’a kulluk ederek) yaşaması için verilmiş araçlardır.

Bunları amaçlarına uygun olarak kullanmayanlar nimetin kıymetini bilmemiş ve israfa sapmış olurlar. İnsanın sınırlı gücü ve iradesi her zaman maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamaya ve kendisinden beklenenleri yerine getirmesine yeterli olmamaktadır.

  • Bu sebeple insanlar hem diğer insanlardan hem de insan üstü güçlerden yardım istemeye ve almaya kendilerini mecbur hissetmişlerdir.
  • Fakat onların bu iki kaynaktan yardım istemek ve almak için tuttukları yollar, benimsedikleri sistem ve usuller, ilâhî irşada kulak asmadıkları zamanlarda şirke ve bedbahtlığa düşmelerine sebep olmuş; dolayısıyla birçok bâtıl din, işe yaramaz sistem ortaya çıkmıştır.

Bu âyet, ibadet ederken ve yardım isterken yöneleceğimiz doğru adresi bize göstermekte ve tevhidi (bir Allah’a ibadeti, sığınmayı ve yönelmeyi) getirmektedir. Âyette “ederim, dilerim” yerine “ederiz, dileriz” şeklinin seçilmiş olması tevhid ehli müminlerin bir bütün teşkil ettiklerini, bu sebeple “Sen ben değil, biz varız” ilkesi doğrultusunda hareket etmelerini, ferttoplum arasındaki dengeyi korumalarını işaretlemektedir.

  • Burada “biz”i oluşturan bağ imandır, bir Allah’a kulluktur; “Allah’ın kulları! Kardeş olun” (Buhârî, “Nikâh”, 45; Müslim, “Birr”, 23, 28-32) meâlindeki hadis de bu mânaya açıklık getirmektedir.
  • Müminler kardeşçe yardımlaşırlar, fakat kimin elinden gelirse gelsin gerçekte her nimetin Allah’tan geldiğini, O dilemedikçe kimsenin bir şey veremeyeceğini bilirler.

İnsanlar maddî ve mânevî hayatlarını düzenlerken doğrunun yanında yanlış da yapmışlar; hatalı, çıkmaz, saptırıcı yollara da yönelmişlerdir. Sapmanın ve yanılmanın baş sebebi insanın kendini yeterli sanması, bilgi ve güç almak için Allah’a yönelmeyi reddetmesidir.

Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek ille de azgınlaşmaktadır! Oysa (kuldaki) her şey yalnız rabbine aittir (O’na dönecektir)” (Alak 96/6-8). “Bize doğru yolu göster” duası aynı zamanda rabbin, kullarına bir irşad ve uyarısıdır; eğer insan kendine yeterli olsaydı, doğru yolu görmesi ve bulması için bir başkasına ihtiyacı olmazdı.

Yaratıcı bu tâlimatı verdiğine göre kula düşen, ilâhî irşada kulak vermek, insanî bilgi ve kabiliyetlerini bu irşad doğrultusunda kullanarak her adımını doğru atması için O’nun tarafından sağlanan imkânları gerektiği gibi kullanmaktır. “Doğru yol” (sırât-ı müstakîm) İslâm’dır.

  • Allah’ın peygamberleri ile kullarına gönderdiği dinlerin genel adı da İslâm’dır.
  • Yaratan ile yaratılan, Allah ile kul, akıl ile vahiy, hürriyet ile cebir, haksızlık ile adalet, iyi ile kötü.
  • Ancak İslâm’da yerli yerine konmuş, doğru ilişkiler ve dengeler kurulmuş, kurulma yolları gösterilmiştir.
  • Hadiste yer alan bir örnekle açıklanacak olursa dosdoğru bir yol, yolun iki tarafında iki duvar, duvarlarda açılmış perdeli kapılar ve yolun başında da bir çağırıcı var ve o, “Ey insanlar! Hepiniz doğru yola giriniz, dağılıp parçalanmayınız!” diye sesleniyor.

Birisi perdeli kapılardan birine girmek istediğinde yukarıdan bir başka çağırıcı sesleniyor: “Sakın o perdeyi kaldırma! Kaldırırsan girer gidersin!” (Müsned, IV, 182-183; Şevkânî, I, 20). Bu örnekteki yol İslâm’dır, duvarlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, kapılar haramlardır, yolun başındaki çağırıcı Allah’ın kitabıdır, yukarıdaki çağırıcı ve uyarıcı, her müminin kalbindeki ilâhî öğütçüdür.

  • Böylece İslâm’da vahiy, vicdan ve akıl birlikte işletilerek doğru yol bulunmaktadır.
  • Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır, Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
  • Burada tarihe bir atıf yapılarak yolun doğrusu ve eğrisi hakkında bir başka ölçüt ve delil daha verilmektedir.
  • İslâm yalnızca Allah kitabında böyle buyurduğu için doğru yol değildir, aynı zamanda tarih boyunca ilâhî irşadı reddedenlerin tecrübeleri de doğru yolun İslâm olduğunu göstermektedir.

Bu sebeple doğru yolu arayanlar ve üzerinde bulundukları yolun sağlamasını yapmak isteyenler, dönüp tarihe bakmak, gerçek mutluluğu bulanlarla sapanlar ve Allah’ın gazabına uğrayanların yol ve yöntemlerini incelemek durumundadırlar. Tarihte hem örnekler hem de ibretler vardır.

Örnekler, peygamberlerin izlerinden giden fert ve ümmetlerde, ibretler ise onlara cephe alan ve Cenâb-ı Hakk’a meydan okuyanlarda görülmektedir. Bazı rivayetlerde sapanların “hıristiyanlar”, ilâhî gazaba uğrayanların da “yahudiler” olarak açıklanması (meselâ bk. Müsned, IV, 378; Tirmizî, “Tefsîr”, 2), yalnızca zaman ve mekân itibariyle yakın birer örnek olmalarından dolayıdır.

Müslim’in rivayet ettiği bir kutsî hadiste (bk. “Salât”, 38) Allah Teâlâ’nın, “Namazı (Fâtiha’yı) kulumla kendi aramda yarı yarıya paylaştım ve kulum dilediğini alacaktır” buyurduğu ifade edildikten sonra şöyle devam edilmiştir: Kul (namazda Fâtiha’yı okurken) “Hamd âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur” deyince Allah, “Kulum bana hamdetti” buyurur.

  • Ul “rahmân ve rahîm” deyince Allah, “Kulum beni övdü” der.
  • Ceza gününün tek sahibi” deyince “Kulum benim yüceliğimi dile getirdi” der.
  • Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” deyince “Bu, kulumla benim aramda ortak olan kısımdır ve istediği kulumun olacaktır” buyurur.
  • Ul “Bizi dosdoğru yola ilet; nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, doğrudan sapmışların yoluna da değil!” deyince Allah, “İşte bu, yalnızca kuluma aittir ve kuluma istediği verilecektir” buyurur.

“Duamızı kabul buyur, böyle olsun, bizi eli boş çevirme” mânasına gelen “âmin” sözü, dilleri ne olursa olsun bütün müslümanların, hatta semavî din mensuplarının ortak ifadeleri haline gelmiştir. Bu cümle Fâtiha sûresine dahil olmadığı gibi âyet de değildir.

Birçok hadiste Resûlullah’ın Fâtiha’dan sonra “âmin” dediği ve böyle denilmesini öğütlediği ifade edilmiştir (meselâ bk. Müslim, “Salât”, 72-76). Namazda veya namaz dışında Fâtiha’yı okuyan veya dinleyen kimse, sûrenin sonunda “âmin” deyince aynı zamanda meleklerin de “âmin” dedikleri, hem şehâdet hem de gayb âlemlerinde aynı anda dile getirilen bu duanın Allah tarafından kabul buyurulacağı hadislerde açıklanmıştır (bk.

Buhârî, “Ezân”, 112-113; Müslim, “Salât”, 72-76). Yine sahih hadisler, Fâtiha sesli okunduğunda “âmin” duasının da sesli yapılacağı bilgisini getirdiği için fıkıh mezheplerinin çoğu bunu benimsemişlerdir (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, II, 229-232). Hanefîler’e göre bu cümle namazda daima sessiz söylenir.

  1. Kaynak linkler:
  2. Ezberlemek İsteyenler için
See also:  Vajina Ne Demek?

: Fatiha Suresi Okunuşu – Fatiha Suresi Türkçe Anlamı, Fazileti ve Faydaları (Diyanet Meali & Tefsiri)

Ihdinas Sıratel müstakim ne anlama gelir?

Soran : Tarih: 09.11.2018 – 20:02 | Güncelleme: 02.06.2020 – 14:56 – Fatiha suresi 6: “İhdinas sıratel mustakîm.” – Burada Hidayet ve Sıratı mustakim kavramı geçiyor. Biz Sıratı mustakimi ve Hidayeti de Doğru Yol olarak tanımlıyoruz. O zaman bu ayette “Bizi doğru yoldan doğru yola ilet” gibi bir mana olmaz mı? – Bana göre Hidayete doğru yol demek yanlıştır, mesela bu ayette (Fatiha 6) bizi sıratı musakime hidayet eyle, diyor, yani ulaştır.

Yani bu durumda Hidayet (Allaha) ulaşmak oluyor. – İki seçenek var insan ya hidayette olur ya da olamaz, bu bir yol olamaz. Günümüzde de birine (Hidayete) ermiş diyebiliyoruz. Burada da iki seçenek vardır ya Hidayette ya da değil. – Yol tarifi acaba nerden geliyor? – Sıratı müstakim de ayetlere göre Allaha ulaştıran bir yoldur (Hidayet vasıtası ile) Değerli kardeşimiz, İhdina kelimesi fiildir.

Mastarı olan hidayet kelimesi doğru yol anlamına gelse de fiilin anlamı hidayete erdirmek, doğru yola iletmek manasına gelir. Bu sebeple buradaki hidayet kavramının fiili olan ihdina kelimesi, doğru yolu değil, doğru yola ulaştırmayı, erdirmeyi ifade etmektedir.

Doğru yola iletmek ne demek?

Hidâyet ( hüdâ, hedy ) “doğru yola girmek, doğru yolu göstermek” mânasında masdar, “doğru yol, kılavuzluk” anlamında isim olarak kullanılır ve “amaca ulaştıracak yolu gösterme, bu yol için kılavuzluk etme” diye de tanımlanabilir ( Kāmus Tercümesi, “hdy” md.; Ebü’l-Bekā, s.952-953).

Ur’ân-ı Kerîm’de hidâyet kelimesi yer almamakla birlikte hüdâ seksen beş yerde geçmektedir. Bu kavram Kur’an’da, çeşitli fiil sîgalarının yanı sıra hâdî, hüdâ, mühtedî isimleriyle birlikte 300’den fazla yerde tekrarlanmakta ve büyük çoğunlukla Allah’a izâfe edilmektedir. Bunun yanında mutlak mânada ilâhî vahye, başta Kur’an olmak üzere ismen semâvî kitaplara, meleklere, yine genel anlamda peygamberlere ve ismen Hz.

Muhammed’den başka Hz. İbrâhim’e, Dâvûd’a, Mûsâ’ya ve peygamberlerin ümmetlerine de nisbet edilmektedir. Bazı âyetlerde herhangi bir merci gösterilmeden zikredilen hidâyetin ise Allah’a izâfe edildiği anlaşılmaktadır (bk.M.F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy” md.).

Hidâyet bir âyette Kâbe’ye nisbet edilmekte (Âl-i İmrân 3/96), bazı âyetlerde de ilâhî tâlimata uymadıkları için helâk edilmiş eski milletlerin oluşturduğu sosyolojik realiteye izâfe edilmekte ve bundan ibret alınmasının gereği vurgulanmaktadır (el-A‘râf 7/100; Tâhâ 20/128; es-Secde 32/26). “Hidâyete erme, hak ve doğru olanı benimseme” mânasına gelen ihtidâ kelimesi Kur’an’da altmış yerde geçmektedir (bk.

İHTİDÂ ). Bu âyetlerin muhtevasından anlaşılacağı üzere hidâyetin benimsenmesine vesile olan âmillerin başında kişinin iradesi ve kararlılığı gelmektedir. Bunlardan başka ilâhî hidâyet, vahye ve peygambere bağlılık da gerçeği görüp benimseme vesileleri arasında zikredilmiştir.

Söz konusu âyetler, hidâyetin zıddı olan dalâlete düşmenin sebeplerine de işaret etmekte ve bunlar arasında ilâhî Iutuftan mahrum kalma, şahsî tutum, ataların dinine ve geleneklere körü körüne bağlılık, gaflet, nifak, şeytanın tahrikleri ve Allah’a kavuşma günü olan âhireti düşünmeme faktörlerine dikkat çekilmektedir (bk.M.F.

Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy” md.). Kur’ân-ı Kerîm’de hidâyet mânasında olmak üzere rüşd ve reşâd, felâh, necat, iman, sırat ve sebil kelimeleri de kullanılmaktadır (bk.a.g.e., ilgili md.ler). Kur’an lugatıyla meşgul olan âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’de seksen beş yerde geçen hüdâ kelimesinin hangi mânalara gelebileceği üzerinde durmuşlardır.

İbn Kuteybe, kelimenin temel anlamının “yol gösterme, kılavuzluk etme” olduğunu belirttikten sonra bu yol göstericiliğe (irşad) peygamberlerin davetini, Allah’ın canlılara verdiği hayatı sürdürme yeteneğini ve yine Allah’ın dilediğine lutfettiği başarıyı örnek olarak zikretmiş ( Teʾvîlü müşkili’l-Ḳurʾân, s.443-444), İbnü’l-Cevzî ise hüdânın mânalarını yirmi dörde kadar çıkarmıştır ( Nüzhetü’l-aʿyün, s.626-630).

Râgıb el-İsfahânî hidâyeti “lutufla kılavuzluk etme”, yani ilk bakışta farkedilmeyen yollarla bütün yaratıklara ve özellikle ilâhî emirlere muhatap olan insana yol gösterme şeklinde tanımlamış ve Kur’an’da yer alan bütün hidâyet kavramlarını içinde bulundukları âyetlerin genel kompozisyonu çerçevesinde gruplandırmıştır.

Buna göre Allah’ın insanlara olan hidâyeti dört merhaleden oluşur: 1. Her mükellefe lutfettiği akıl ve idrak yetenekleriyle hayatını sürdürmeyi sağlayan zaruri bilgiler.2. Vahiy ve peygamberler yoluyla yaptığı davet.3. Hidâyeti benimseyenlere lutfettiği tevfîk.4. Hak kazananları âhirette cennetle mükâfatlandırma.

Bu hidâyet türleri buradaki tertibe göre birbirine bağlı olup bir sonraki hidâyetin gerçekleşmesi için bir öncekinin meydana gelmesi şarttır. Bunun yanında, birinci merhaledeki hidâyet gerçekleştiği halde ikincisi ve ona bağlı olarak diğerleri gerçekleşmeyebilir.

İnsana nisbet edilen hidâyet, sadece ikinci merhalede yer alan “çağrıda bulunmak ve tanıtmak”tan ibaret olup hiç kimsenin diğer hidâyet türlerini meydana getirmeye gücü yetmez. Bu dörtlü sistemde ikinci merhalede zikredilen hidâyeti benimsemeyen kimseye Allah’ın müteakip hidâyetleri vermediğini söyleyen İsfahânî’ye göre Kur’ân-ı Kerîm’de zâlimlerden ve kâfirlerden menedildiği belirtilen hidâyetlerden maksat tevfîk-i ilâhîden ibaret bulunan üçüncü merhaledeki hidâyettir.

Yine Hz. Peygamber’den ve insanlardan nefyedilip güç yetiremeyecekleri haber verilen hidâyetler de ikinci merhalede zikredilen çağrıda bulunma ve yol gösterme dışında kalan hidâyetlerdir. İsfahânî, bu gruplandırma ve kurallaştırma işlemlerinin örneklerini Kur’an’da göstermiştir ( el-Müfredât, “hdy” md.; a.mlf., Tafṣîlü’n-neşʾeteyn, s.124).

Elmalılı Muhammed Hamdi ile Muhammed Reşîd Rızâ da Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan hidâyet kavramının mânalarını benzer bir şekilde tasnife tâbi tutmuşlardır ( Hak Dini, I, 120; Tefsîrü’l-Menâr, I, 62-63). Hidâyet kavramı hadislerde de fiil sîgaları, ayrıca hüdâ, hidâyet ve ihtidâ kelimeleriyle yer almakta, bu kavram Allah’tan başka Kur’an’a, Hz.

Peygamber’e ve diğer insanlara da izâfe edilmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “hdy” md.). Resûl-i Ekrem, bir kişinin hidâyete ermesine vesile olmanın büyük bir servete kavuşmaktan daha hayırlı olduğunu belirtmiştir ( el-Muvaṭṭaʾ, “Ḳurʾân”, 8; Müslim, “ʿİlim”, 16; Ebû Dâvûd, “ʿİlim”, 10).

  • Hidâyet, kelâm ilminde erken devirlerden itibaren kulların fiilleri, dolayısıyla kader meselesine bağlı bir problem olarak tartışmaya başlanmıştır.
  • Bütün İslâm âlimleri hidâyetin ilâhî menşeli olduğunu ilke olarak benimsemekle birlikte değişik ekollere mensup âlimler onun mahiyeti ve hidâyete erme noktasında kulların nasıl bir fonksiyona sahip olabileceği hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

Bu görüşleri şöylece özetlemek mümkündür: Mu‘tezile. Hidâyeti genellikle “sonuca ulaştıracak şekilde yol gösterme” diye tanımlayan Mu‘tezile âlimlerine göre mükellefin sorumlu tutulabilmesi için onun Allah tarafından gösterilen doğru yolu kendi iradesiyle benimsemesi veya reddetmesi gerekir.

Bundan dolayı kişinin hidâyete ermesi ilâhî bir müdahaleye bağlı olarak gerçekleşmez. Allah, kurtuluşa götüren yolu bütün kullarına peygamberler ve ilâhî kitaplar vasıtasıyla açıklayıp göstermiştir. Hidâyet konusu Kur’an’da daha çok bu çerçevede yer almış ve ilâhî hidâyetin bu anlamda bütün mükellefleri kapsayıcı bir mahiyet taşıdığına işaret edilmiştir.

Bu umumi hidâyetin dışında Allah’ın bazı kullarına tahsis ettiği hususi bir hidâyet daha vardır ki o da gösterilen doğru yolu benimseyen müminler içindir. Allah, imanlarını kuvvetlendirmek ve İslâm’da sabit kalmalarını sağlamak üzere doğrudan veya dolaylı bir şekilde müminlerin kalplerine basîret verir, onlara havâtır yoluyla imanlarını teyit eden bilgiler öğretir.

  • Böylece müminlere kâfir, zâlim ve fâsık kullarından farklı bir hidâyet vermiş olur.
  • Allah’ın müminleri hidâyete erdirmesi, iman ve itaatlerine karşılık olarak onları mükâfatlandırıp cennete koyması veya müminleri “mühtedî” diye adlandırması şeklinde de te’vil edilebilir.
  • Nitekim Kur’an’da ilâhî hidâyet bu anlamlarda kullanılmıştır.

Allah’ın kâfir, zâlim ve fâsık kullarını hidâyete erdirmeyeceğini ifade eden âyetler ise onların, gösterilen doğru yolu benimsemeyişlerinin dünyada başlayan bir cezası olarak hususi hidâyetten (tevfîk) mahrum bırakılmaları tarzında anlaşılmalıdır. Şu halde Allah’ın dilediklerini hidâyete erdirmesi, dilediklerini de saptırması gösterilen hidâyet yolunun benimsenmesi veya reddedilmesiyle ilgilidir (Eş‘arî, Maḳālât, s.261; Kādî Abdülcebbâr, s.61-65, 616, 656).

  1. Eş‘ariyye.
  2. Eş‘arî âlimleri, hidâyetin “doğru yolu gösterip açıklama, müminleri mükâfatlandırıp cennete koyma” mânalarına geldiği yönündeki görüşe katılmakla birlikte asıl hidâyetin, imanın Allah tarafından müminlerin kalbinde yaratılmasından ibaret olduğunu kabul etmişlerdir.
  3. Buna bağlı olarak da hidâyeti “doğru yolu gösterip ona ulaştırma” diye tanımlamışlardır.

Eş‘ariyye’ye göre kul ihtida etmeyi dilerse Allah, kalbinde iman etmesini sağlayacak bilgileri ve ardından imanı yaratır. Bu sebeple kulu sonuçta kurtuluşa ulaştıran hidâyet müminlere mahsus olup kâfirler buna dahil değildir ve bu anlamdaki hidâyet sadece Allah’a aittir.

  • Naslarda hidâyetin Hz.
  • Peygamber’e ve Kur’an’a nisbet edilmesi ona vesile olmaları itibariyle mecazi mânadadır.
  • Eğer Allah dileseydi bütün kulların kalbinde bilgi ve iman yaratıp onların ihtida etmesini sağlardı.
  • Ancak bunu yalnız müminler için dilemiş ve yaratmıştır.
  • Allah’ın, kullarını hidâyete erdirici olmakla övünmesi, nasların O’ndan hidâyet istemeyi tavsiye etmesi ve gerçekte bazı insanların ihtida edip bazılarının bunun dışında kalması gibi deliller bunu göstermektedir ( Eş‘arî, el-İbâne, s.131-132; İbn Fûrek, s.46, 56, 102-104; Bağdâdî, s.140-141; Fahreddin er-Râzî, VII, 77; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, IV, 309-311; Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâḳıf, s.525).

Mâtürîdiyye. Mâtürîdî âlimleri de hidâyetin “doğru yolu gösterip açıklama ve ona ulaştırma” olmak üzere iki anlama geldiğini kabul eder ve ilkine “hidâyet-i gayr-i mûsıle”, ikincisine “hidâyet-i mûsıle” adını verirler. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Allah’ın, hidâyeti veya dalâleti benimseyecek kullarına dair bilgisi uyarınca bir kısmını hidâyete, bir kısmını dalâlete sevketmeyi dilediğini ve herkesi buna uyum sağlayacak şekilde yarattığını söyler.

  • Ona göre bu husus âyetlerde açıklanmıştır.
  • Nitekim Allah’ın hidâyete erdirmeyi dilediği kimsenin kalbini İslâm’a açacağını açıklaması (el-En‘âm 6/125) bunu göstermektedir.
  • Zira müslüman olduktan sonra kişinin kalbini İslâm’a açmanın bir faydası yoktur ( Kitâbü’t-Tevḥîd, s.287-288, 301).
  • Ebü’l-Muîn en-Nesefî, bu konuda kullara ait bütün fiillerin Allah tarafından yaratıldığını, kulun ihtidâ fiilinin de bu kapsama dahil olduğunu belirtmekle yetinir ( Tebṣıratü’l-edille, II, 720).

Beyâzîzâde Ahmed Efendi ve Elmalılı Muhammed Hamdi gibi müteahhir dönem âlimleri, Allah’ın ihtidâyı yaratmak suretiyle kulu hidâyete erdirmesinin onun hidâyeti benimseme iradesi göstermesiyle irtibatlı olduğuna dikkat çekmişler ve ilâhî kitaplar aracılığıyla gerçekleşen yol göstericiliğin etkili olup ilâhî tevfîkin tahakkuk etmesi için kişinin kendi isteğiyle hidâyete yönelmesinin büyük önem taşıdığını söylemişlerdir; zira Allah hiç kimseyi zorla saptırmadığı gibi cebren de hidâyete erdirmez ( İşârâtü’l-merâm, s.225, 227; Hak Dini, I, 167-168; III, 2087).

  1. Elmalılı’ya göre her insanın hayatında hidâyeti tercih etmesini mümkün kılacak bir süre mevcuttur.
  2. Bu süre içinde hidâyeti tercih etmesi onun isteğine bağlıdır.
  3. Ancak tercihini kötü yönde kullanıp hidâyete yönelmeyenlerin ondan mahrum kalması kaçınılmaz bir durumdur ( a.g.e.
  4. IV, 2982-2983).
  5. Selefiyye.

Selef âlimleri, Allah’ın bütün varlıkları amaçlarına uygun olarak yaratmasını ve mevcudiyetlerini devam ettirmelerini mümkün kılacak vasıtalara kavuşturmasını, ayrıca sorumluluk yüklediği kişilere verdiği akıl yürütme gücünün yanı sıra gönderdiği peygamberler aracılığıyla doğru yolu gösterip açıklamasını genel anlamda bir hidâyet kabul etmekle birlikte asıl hidâyeti Allah’ın, kulun hidâyete ermesini sağlayan ilâhî irade, tevfîk ve ilhamı kalbinde yaratıp hayrı kolaylaştırması olarak açıklamışlardır.

Onlara göre naslarda, Allah’ın dilediği takdirde bütün kullarını hidâyete erdirebileceğini, fakat bunu dilemeyip sadece müminlere hidâyet verdiğini bildirmesi bunu göstermektedir (İbn Hazm, III, 63-65; İbn Kayyim el-Cevziyye, Şifâʾü’l-ʿalîl, s.65, 80-81; Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s.96). Hidâyet konusundaki tahlilleri dikkat çekici bir nitelik taşıyan İbn Kayyim el-Cevziyye’ye göre, akıl yürütme kabiliyetinin yanı sıra mükellef tutulan insanlara peygamberler ve ilâhî kitaplar aracılığıyla doğru yolun gösterilip açıklanması onların hidâyete ermeleri için gerekli ise de yeterli değildir.

Kulun hidâyete ermesi için gösterilen yoldan gitmeyi istemesi ve ona yönelmesi şarttır. Eğer kul bu tavrı göstermezse Allah ceza olarak onu saptırır ve hidâyetten yoksun bırakır. Zira Allah’ın verdiği nimeti inkâr edenin o nimetten mahrum bırakılması ilâhî bir âdettir.

  1. Ulun daima ilâhî hidâyete ihtiyacı vardır, bundan dolayı Allah’tan hidâyet dilemesi emredilmiştir.
  2. Ul O’nun gösterdiği inanç, ibadet ve davranışlar bütününden oluşan hidâyet yoluna yönelirse bunun bir mükâfatı olarak hidâyete ermesini sağlayacak olan asıl hidâyet tecelli eder.
  3. Bu da Allah’ın, doğru yolda gitmesini gerektiren irade ve ilhamı kulun kalbinde yaratmasıdır.

İbn Kayyim’e göre hidâyete ermenin gerçekleşmesi için biri Allah’a, diğeri kula ait olan iki fiil gereklidir. Kulun Allah’ın gösterdiği yola yönelmesi ikinci bir hidâyeti celbettiği gibi ilâhî emirlere uymaya devam etmesi yeni hidâyetleri celbeder ve Allah böyle kimselere her konuda çıkış yolunu gösterir.

İlâhî emirlere uyan kul sonunda cennete konulmak suretiyle hidâyetin zirvesine erdirilir ( Şifâʾü’l-ʿalîl, s.79-85; a.mlf., el-Fevâʾid, s.168-170). Muhammed Reşîd Rızâ da hidâyeti, “Allah’ın, bütün kullarına gösterip açıkladığı doğru yola girmeyi ona yönelenlere kolaylaştırıp yardımda bulunması” diye açıklar ve en büyük hidâyet kaynağı olarak Kur’an’ı kabul eder.

Ona göre Allah kişinin bedenini ve ruhunu yarattığı gibi hidâyetini yaratmaz. Ancak insan Kur’an’a iman edip bağlandığı takdirde Cenâb-ı Hak ondan yardımını esirgemez ve kendisine dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayacak yolu gösterir; onu, duyularını ve aklını kullanarak hem ilâhî kitaptaki âyetleri hem de kâinat kitabındaki delilleri anlamaya muvaffak kılar.

  1. Buna karşılık Kur’an’ı ısrarla inkâr eden kimseyi de sapıklıkta bırakır.
  2. Burada önemli ve etkili olan insanın umumi hidâyet karşısındaki tutumudur ( Tefsîrü’l-Menâr, I, 64; II, 290; VI, 305-306; VII, 402-403). Şîa.
  3. Şiî âlimleri genellikle hidâyetin tekvinî ve teşriî olmak üzere iki kısımdan oluştuğunu kabul ederler.

Onlara göre tekvinî hidâyet, Allah’ın canlı ve cansız varlıklara yaratılış amaçlarına uygun özellikler vermesidir. Teşriî hidâyet ise umumi ve hususi gruplarına ayrılır. Umumi hidâyet, Allah’ın doğru yolu gösterip açıklayan ilâhî kitaplar, peygamberler ve onların vârisleri olan muslihler göndermesidir.

Bu hidâyet bütün insanlar ve cinler için geçerlidir. Eğer böyle olmayıp da bazı kullara has olsaydı bu cebri gerektirirdi. Hususi hidâyet ise umumi hidâyetten faydalanmak isteyenlerin sâlih amel işlemeye muvaffak kılınmalarıdır. Naslarda Allah’ın hidâyete erdirmeyi dilediği bildirilen kimseler bunlardır, hidâyete erdirmek istemediği kimseler ise umumi hidâyetten yüz çevirenlerdir (Muhammedî er-Reyşehrî, X, 319-333; M.

Mekkî el-Âmülî, I, 732-739). Hidâyet konusuna daha çok kulların fiilleri açısından bakış yapan Mu‘tezilî ve Sünnî âlimler birbirlerini eleştirmişlerdir. Mu‘tezile âlimleri, Sünnîler’in hidâyeti “iman” mânasında anlayıp Allah tarafından kulda yaratıldığını savunmalarını irade hürriyetine ve ceza-mükâfat mantığına aykırı bulmuşlar, ayrıca sözlükte hidâyetin iman anlamına gelmediğini belirtmişlerdir (Kādî Abdülcebbâr, s.45, 87, 546-547; Teftâzânî, Şerḥu’l-Maḳāṣıd, IV, 311).

Buna karşılık Sünnî âlimleri de Mu‘tezile’nin hidâyeti genellikle doğru yolu gösterip açıklama, Allah’ın kulunu hidâyete erdirmesini onu mühtedi diye adlandırması veya sevap vermesi, kâfirleri hidâyete erdirmemesini de onları sevaptan ve cennetten yoksun bırakması şeklinde te’vil etmelerini isabetsiz bulmuşlardır.

Zira onlara göre dil kurallarını dikkate alarak hidâyete “sevap” anlamını vermenin veya hâdî kelimesini “mühtedi adını veren” mânasında anlamanın mümkün olmayışı, ayrıca naslarda asıl hidâyetin doğru yolu gösterip açıklamaktan farklı bir olay olduğu ısrarla belirtilerek müminlerin hidâyete erdirilmesine karşılık kâfirlerin hidâyete erdirilmediğinin ifade edilmesi, Mu‘tezile’nin hidâyet konusundaki görüşlerinde isabet bulunmadığını kanıtlar (İbn Kuteybe, s.123-124; Eş‘arî, el-İbâne, s.131, 147; İbn Fûrek, s.103; Nesefî, II, 720-722).

  1. Değişik ekollere mensup kelâm âlimlerinin görüşleri dikkatle incelendiği takdirde hidâyet konusunda aralarında çok önemli ayrılıkların bulunmadığı görülür.
  2. Zira bazı anlayış farklılıklarına rağmen hemen hemen bütün âlimler hidâyetin biri umumi, diğeri hususi olmak üzere iki türü bulunduğunu kabul etmektedir.

Ancak Mu‘tezile ve Şiî âlimleri, insanın kendi fiillerini hür iradesiyle yaptığını vurgulamak için daha çok umumi hidâyeti öne çıkarmış, Sünnî âlimleri ise ilâhî kudret ve iradeyi hâkim kılmaya önem verip insanın ilâhî yardıma olan ihtiyacını dikkate aldıklarından hususi hidâyeti asıl kabul etmişlerdir.

Aslında Mu‘tezile âlimleri, kişinin iman etmesini sağlayacak bilgi ve delillerin havâtır yoluyla Allah tarafından yaratıldığını kabul etmek suretiyle Sünnî görüşe hayli yaklaşmış bulunmaktadır. Fert ve cemiyet olarak insanların hem dünya hem de âhiret mutluluğunu ilgilendiren hidâyet kavramının Allah’a, mükellef olan insana veya her ikisine izâfe edilmesi hususunda âlimler arasında çıkan görüş farklılıkları onların kader anlayışıyla ilgilidir.

Kader probleminin önemli meselelerinden biri Allah’ın ilim, kudret ve irade sıfatlarını sınırlandırmamaksa bir diğeri de kötü davranışlarından ötürü cezaya mâruz kalacak olan kişinin sorumluluğunu temellendirebilmek için onun irade ve davranış hürriyetine sahip bulunduğunu ispat etmektir.

Bu konuda kulun sorumluluğuna önem veren Mu‘tezile ile Şîa âlimleri hidâyeti ağırlıklı olarak kula, ilâhî kudret ve iradeyi sınırlandırmaktan endişe eden Ehl-i sünnet ise Allah’a nisbet etmeyi tercih etmişlerdir. Hidâyet kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de ekseriyetle Allah’a izâfe edilmekle birlikte ilâhî vahye, peygamberlere, meleklere, fert olarak insana ve ümmetlere de nisbet edilmektedir (yk.bk.).

Ebü’l-Bekā’nın da işaret ettiği gibi ( el-Külliyyât, s.953) hidâyetin şer‘î kullanılışı daha çok Mu‘tezile’nin görüşü doğrultusundadır, ancak bunun hakiki veya mecazi mânada olduğu tartışmalıdır. Bazı âyetlerde Allah’ın bütün insanları hidâyet üzere bulundurmaya muktedir olduğu, fakat bunu dilemediği beyan edilir (el-En‘âm 6/35, 149; er-Ra‘d 13/31; en-Nahl 16/9); bu ise hidâyet meselesinde dikkat çeken noktalardan biridir.

  1. Ancak belirtilmesi gereken hususlardan biri de şudur ki kâinatın yaratılış ve yönetilişini kendi tasarrufunda bulunduran Allah’ın mutlak iradesiyle vazettiği bir esasa göre canlı veya cansız bütün varlıklar tabii olarak yaratıcılarına tesbih ve secde ederler (el-İsrâ 17/44).
  2. Şuurlu varlıklardan şeytan mutlak isyan, melekler de mutlak itaat çerçevesinde planlanmış (el-Hicr 15/30-35; et-Tahrîm 66/6), insanlar ise kendi iradelerine bağlı olarak bu ikisi arasındaki bir statüde tutulmuştur (el-Hac 22/18; et-Tegābün 64/2).

Yukarıda kaydedilen âyetler grubuna giren ilâhî beyanların önemli bir kısmı Allah’ın bu genel planını ifade etmektedir. Buna bağlı olarak Cenâb-ı Hakk’ın bunca yaratık içinde bilindiği kadarıyla yalnız insan ve cin türü için tanıdığı hidâyet veya dalâleti tercih hürriyeti O’nun mutlak irade hürriyetine herhangi bir sınırlandırma getirmez.

  1. Ur’an’da yer alan hidâyet kavramının işlenişinde dikkat çeken hususlardan biri de bütünüyle hidâyetin ilâhî kaynaklı olduğunun, putların ve seküler çözümlerin dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayamayacağının ısrarla vurgulanmasıdır.
  2. Bu sebeple de mutlak mânada hidâyet sık sık Allah’a izâfe edilmekte ve birçok âyette fertten değil topluluktan (kavim), cemi zamiriyle gönderme yapılan gruplar ve tiplerden nefyedilmektedir (bk.M.F.

Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy” md.). Çeşitli âyetlerde Tevrat ve İncil’in hidâyet ve nur kaynağı olduğu ifade edilmesine rağmen (bk.a.g.e., “Tevrât”, “İncîl” md.leri) Ehl-i kitabın Hz. Muhammed’in getirdiği hidâyeti bile bile reddetmesine mukabil Kur’ân-ı Kerîm hidâyeti onlardan nefyetmekte ve artık asıl hidâyetin Allah’ın gönderdiği son hidâyeti olduğunu belirtmektedir (el-Bakara 2/120; Âl-i İmrân 3/70-73).

Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in nübüvvetini kanıtlamaya ağırlık veren Yûnus sûresinde, putların ve seküler çözümlerin özellikle âhiret mutluluğu açısından hiçbir yarar sağlamadığı ifade edildikten sonra (10/26-33) putların, evrenin oluşumunu sağlayan yaratma eylemini iptidaen ve tekrarlamak suretiyle üstlenip üstlenemeyeceği sorulmakta, ardından da onları hakka iletip iletemeyeceği hususu gündeme getirilmekte ve şöyle denilmektedir: “De ki, hakka sadece Allah iletir.

Öyleyse hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?” (10/34-35). Beş defa hidâyet, dört defa da hak kavramının tekrarlandığı bu son âyet, hidâyetin seküler değil ilâhî menşeli oluşuna Kur’an’da ne derece önem verildiğini göstermektedir.

  • Bazı âyetlerde fertlerden söz edilerek Allah’ın dilediğini hidâyete erdirdiği, dilediğini de dalâlete düşürdüğü anlatılır (meselâ bk.
  • Er-Ra‘d 13/27; İbrâhîm 14/4; en-Nahl 16/37; Fâtır 35/8) ve O’nun bu iradesine kimsenin karşı gelemeyeceği ifade edilir (ez-Zümer 39/36).
  • Râgıb el-İsfahânî’nin de belirttiği gibi ( el-Müfredât, “hdy” md.) Allah’ın bu tiplerden nefyettiği hidâyet, kendi iradeleriyle onu benimsemeyen kişilerden menettiği tevfîk ve uhrevî mükâfat mânasına gelir.

Bu durumda da Allah’ın mükellefe verdiği akıl ve sezgi (fıtratullah), gönderdiği vahiy ve peygamberler aracılığıyla hidâyeti benimseme eylemi, en azından buna samimi olarak yönelme hareketi yine kula ait olacaktır. İsfahânî meselenin bu noktasına şöyle bir yorum daha getirmektedir: Hidâyeti de dalâleti de benimseyebilecek bir yaratılışa sahip kılınan insan, meselâ hidâyeti tercih ettiği takdirde o yönde bir alışkanlık kazanır ve bu durum kendisinde zamanla bir tabiat haline gelir, öyle ki bundan ayrılmak istese artık gücü yetmez.

Buna karşılık dalâleti tercih eden de aynı konumdadır. Allah, hidâyete eren kullarını dalâlete düşmekten koruyacak vasıtalar yarattığı gibi dalâlete düşenlerin hidâyete ermesini önleyecek engeller de yaratır ( Tafṣîlü’n-neşʾeteyn, s.175-176, 186-189). Gerek Kur’an’da gerekse hadis metinlerinde Allah’ı niteleyen isim ve sıfatlar büyük bir çoğunlukla O’nun rahmet yönünü vurgulamaktadır.

Doksan dokuz esmâ-i hüsnâ içinde gazaba delâlet eden isimler ikiyi üçü geçmez. İslâm’ın sunduğu bu ulûhiyyet anlayışı ile hidâyet-dalâlet ve bunların sonucu olan cennet-cehennem telakkisi arasında uygunluğun sağlanması gerekir. Nasların tamamının birbirleriyle olan ilgileri, nüzûl sebepleri ve âyetlerin önceki ve sonraki âyet gruplarıyla münasebeti incelendiği takdirde Allah’ın bir mükellefi sebepsiz yere dalâlete düşürüp cehenneme sevketmesini ileri sürmenin mümkün olmadığı görülür.

  1. Cehennemin insanlarla ve cinlerle doldurulacağını beyan eden âyetleri de (el-A‘râf 7/18; Hûd 11/119; es-Secde 32/13) bu çerçevede anlamak gerekir.
  2. Bu tür beyanlar vukuundan önce verilmiş kararlar olmayıp ilm-i ilâhîde mevcut olan bir realitenin haber verilişi niteliğindedir; ayrıca bu üslûp bir uyarma ve korkutma yöntemini andırmaktadır.

Nitekim bazı âyetlerde küfrü ve nifakı benimseyenlerin (en-Nisâ 4/140), şeytana uyanların (Meryem 19/68; Sâd 38/85) cehenneme konulacağı ifade edilirken Kehf sûresinde (18/106) oraya girmenin sebepleri gerçekleri inkâr, Allah’ın âyetleri ve peygamberleriyle alay etme olarak belirlenmiştir.

Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan hidâyet kavramının örgüsü, fert ve cemiyet olarak insanların dünya ve âhiret mutluluğunu, ayrıca toplumların genel anlamda huzur ve selâmetini sağlaması açısından hidâyetin Allah’a ait olduğunu, seküler çözümlerin yaygın, sürekli ve kapsamlı bir hidâyet rotası çizemeyeceğini göstermektedir.

Bunun yanında fertlerin kendi irade ve tercihleriyle hidâyet veya dalâlet yoluna yönelebilecekleri, yönelişlerine uygun olarak ilâhî tevfîk veya hızlâna konu teşkil edecekleri de anlaşılmaktadır. İlk asırlarda Sünnî âlimlerin ilâhî iradeye ağırlık veren tutumlarının sonraları kulun sorumluluğunu temellendirecek şekilde esneklik kazandığı da literatürden tesbit edilen hususlardandır.

BİBLİYOGRAFYA Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “hdy” md.a.mlf., Tafṣîlü’n-neşʾeteyn ve taḥṣîlü’s-saʿâdeteyn (nşr. Abdülmecîd Neccâr), Beyrut 1408/1988, s.124-126, 140-141, 175-189. Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, s.952-955. Tehânevî, Keşşâf, II, 1540-1542. Kāmus Tercümesi, “hdy” md. Wensinck, el-Muʿcem, “hdy” md.M.F.

Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hdy”, “Tevrât”, “İncîl”, “rşd”, “flḥ”, “necât”, “îmân”, “ṣırâṭ”, “sebîl” md.leri. el-Muvaṭṭaʾ, “Ḳurʾân”, 8. Müsned, I, 88, 227; III, 451; IV, 367, 399; V, 145, 177, 252. Müslim, “ʿİlim”, 16, “Mesâcid”, 256. Ebû Dâvûd, “ʿİlim”, 10.

  • Hasan-ı Basrî, Risâle fi’l-ḳader (nşr.
  • Muhammed İmâre, Resâʾilü’l-ʿadl ve’t-tevḥîd içinde), Kahire 1971, I, 86-88.
  • İbn Kuteybe, Teʾvîlü müşkili’l-Ḳurʾân (nşr.
  • Seyyid Ahmed Sakr), Kahire 1393/1973, s.123-124, 443-444.
  • Eş‘arî, el-İbâne (Arnaût), s.131-132, 147.a.mlf., Maḳālât (Ritter), s.260-261.
  • Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd, s.287-288, 300-301.

İbn Fûrek, Mücerredü’l-Maḳālât, s.46, 56, 101-104. Kādî Abdülcebbâr, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân (nşr. Adnân M. Zerzûr), Kahire 1969, s.19-20, 43, 45, 48, 60-65, 87, 113, 122, 135-137, 150-151, 163, 262-264, 282, 304, 355, 360, 413-415, 441, 451, 455, 546-547, 551, 560-561, 602, 616, 625, 654, 656.

Bağdâdî, Uṣûlü’d-dîn, s.140-144. İbn Hazm, el-Faṣl (Umeyre), III, 63-66. Nesefî, Tebṣıratü’l-edille (Salamé), II, 719-722. Şerîf el-Murtazâ, İnḳāẕü’l-beşer mine’l-cebr ve’l-ḳader (nşr. Muhammed İmâre, Resâʾilü’l-ʿadl ve’t-tevḥîd içinde), Kahire 1971, I, 296-297. İbnü’l-Cevzî, Nüzhetü’l-aʿyün, s.625-630.

Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, I, 19-20; II, 145-147; IV, 106; VI, 16-17; VII, 77; VIII, 127, 128; XII, 207, 221; XIII, 65, 68, 179-181; XV, 58-59; XVII, 90, 91, 92; XVIII, 77-78; XXV, 2-3.a.mlf., Levâmiʿu’l-beyyinât, s.349. İbn Teymiyye, Mecmûʿu fetâvâ, VIII, 205, 216.a.mlf., Muvâfaḳatü ṣaḥîḥi’l-menḳūl, Beyrut 1405/1985, I, 133-134.

İbn Kayyim el-Cevziyye, Şifâʾü’l-ʿalîl (nşr.M. Bedreddin Ebû Firâs en-Na‘sânî), Kahire 1323, s.65, 79-85.a.mlf., el-Fevâʾid, Beyrut 1399/1979, s.168-170. Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s.96. Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1407/1987, s.65-66.a.mlf., Şerḥu’l-Maḳāṣıd, IV, 309-311.

Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâḳıf, s.525.a.mlf., et-Taʿrîfât, s.229. Ebû Abdullah İbnü’l-Vezîr, Îs̱ârü’l-ḥaḳ ʿale’l-ḫalḳ, Beyrut 1403/1983, s.169, 251-253, 267-268. Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, I, 91, 93, 124-125; XVI, 240. Beyâzîzâde, İşârâtü’l-merâm, s.225, 227, 228, 271.

  1. Seffârînî, Levâmiʿu’l-envâri’l-behiyye, Beyrut, ts.
  2. El-Mektebetü’l-İslâmiyye), I, 334-338.
  3. Elmalılı, Hak Dini, I, 119-120, 167-168; III, 2087; IV, 2717-2723, 2982-2983.
  4. Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, I, 62-64, 223, 287-288; II, 268-269, 290; III, 83; VI, 305-306; VII, 402-403, 545, 590; VIII, 42; IX, 459.

İzzeddin Belîk, Mevâzînü’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Beyrut 1404/1984, I, 36-41. Muhammedî er-Reyşehrî, Mîzânü’l-ḥikme, Kum 1982, X, 318-333.M. Mekkî el-Âmülî, el-İlâhiyyât, Kum 1411, I, 732-739. Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1998 yılında İstanbul’da basılan 17. cildinde, 473-477 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

Insanların aklını kullanarak Allah’ın gösterdiği dosdoğru yolu benimsemesi hangi kavramla ifade edilmektedir?

Sırat-ı müstakim : Allah’ın gösterdiği dosdoğru yol, İslam dini, Kuran daki emirlerin ve ahlaki ilkelerin Hz peygamberin yaşadığı biçimde yaşamak, her türlü aşırılıktan ve sapıklıktan uzak, adaletli, ölçülü, dengeli bir yol inanç ve yaşam biçimi.

Sıratı Müstakim Gazetesi neye dönüştü?

Anlaşılacağı üzere önce Sırat-ı Müstakim, sonra da Sebîlürreşad adıyla yayımlanan mecmua, toplam otuz dört yıl Türk kültür, sanat, edebiyat ve fikir hayatına katkıda bulunmuştur.

Sıratı Müstakim Gazetesi neye dönüşmüştür?

Bu minvalde 1925’e kadar yayım hayatını sürdüren dergi Takrir-i Sükûn Kanunu’yla birlikte kapatılmıştır. İşbu döneminde haftalık olarak 641 sayı neşredilmiştir.183. Sayıdan itibaren dergi Sebilürreşâd ismiyle yayımlanmıştır.

Sebilurresad kimin?

Sebilürreşad – İDP – İslamcı Dergiler Projesi Siyasi, Dini, İlmi, Edebi, Ahlaki Mecmua Millî Mücadele döneminde seferberlik ortamında fazlasıyla öne çıkan Sebilürreşad yayım hayatına 1908’in Ağustos (28) ayında İstanbul’da Sırât-ı Müstakîm adıyla başlamıştır.

Mehmet Akif’in (Ersoy) ismi ve fikir babalığıyla birlikte öne çıkan derginin başyazarlığı H. Eşref Edip tarafından yürütülmüştür ve kurucuları Ebu’lula Zeynel Âbidin, H. Eşref Edip’tir. İslamcılık fikriyatının yayın organlarından biri olan derginin içerisinde Akif’in yayımlanmış olan şiirleri Safahat’ı teşkil etmektedir.

Bu minvalde 1925’e kadar yayım hayatını sürdüren dergi Takrir-i Sükûn Kanunu’yla birlikte kapatılmıştır. İşbu döneminde haftalık olarak 641 sayı neşredilmiştir.183. sayıdan itibaren dergi Sebilürreşad ismiyle yayımlanmıştır. Sırât-ı Müstakîm’in yazar kadrosu Sebilürreşad döneminde de büyük oranda dergide yer almıştır.

Bunlara düzenli olarak yazmaya başlayan Ömer Rıza (Doğrul), Said Halim Paşa, S.M. Tevfik, Bergamalı, Ahmed Cevdet, Elmalılı Harndi (Yazır), Eşref Edip, Hasan Hikmet, Ali Ekrem (Bolayır) gibi isimler de bulunmuştur. Çok partili dönemin getirdiği göreceli özgürlük ortamında Eşref Edip, Sebilürreşad’ı 1948-1966 yıllarında 362 sayı daha neşretmiştir.

Ahmet Hamdi Akseki, Cevat Rifat Atilhan, Ali Fuat Başgil, Ömer Nasuhi Bilmen, Yusuf Ziya Çağlı, Kamil Miras, Ömer Rıza Doğrul, Hasan Basri Çantay, Tahir Harimi Balcıoğlu, Mehmet Raif Ogan, Kemal Kuşçu bu dönemin yazarları arasında bulunmaktadır. Dini hayat dini eğitim konularıyla ilgili dikkate değer yazı ve yorumlara yer verilmiştir.1948 itibariyle yeniden neşriyata başlayan dergi, Latin alfabesiyle yayımlanmıştır.1966 yılında yayım hayatına son vermiştir.14 Ağustos 2016 tarihinde Fatih Bayhan’ın riyasetinde elli yıl sonra Ankara’da yayım hayatına yeniden başlamıştır.

Sebilürreşad neden kapatıldı?

Sebîlürreşâd; yayın hayatında iki dönem de çıkmıştır denilebilir. Birinci dönemi kuruluşundan sonraki 641. sayıya kadar olan dönemdir. Bu sayı sonrasında Takrir-İ Sükûn yasası yürürlüğe girmiş ve Şeyh Said isyanı bahane gösterilerek dergi 1925 yılında kapatılmıştır.

Sebilürreşad ne zaman kapatıldı?

1925 yılında kapatılan dergi 1948’in Mayıs ayında Türkçe alfabeyle tekrar yayımlanmaya başlamıştır.1966 yılında yayın hayatına son verilen Sebîlürreşad 50 yıl aradan sonra 14 Ağustos 2016 tarihinde Ankara merkezli olarak gazeteci-yazar Fatih Bayhan’ın öncülüğünde yeniden yayın hayatına başlamıştır.

Sırat ı müstakim hangi ayette geçiyor?

► Bizi sırat-ı mustakime/dosdoğru yola hidayet et.(1/Fâtiha 6 ► İnsanlar (tevhid üzere yaşayan) tek bir ümmetti. (İhtilafa düştüler.) Allah (aralarındaki ihtilafı gidersin diye) müjdeleyici ve uyarıcı nebiler gönderdi. İnsanların anlaşmazlığa düştükleri konularda, aralarında hakem olsun diye nebilerle beraber hak olan Kitab’ı indirdi.

O (Kitap konusunda) anlaşmazlığa düşenler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık/kıskançlık/bir diğer gruba üstünlük sağlama isteği olan Ehl-i Kitap’tan başkası değildi. Allah, hakkında ihtilafa düştükleri konuda iman edenleri izniyle hakka hidayet etti. Allah dilediğini dosdoğru yola iletir.(2/Bakara 213 Kitab’ın indiriliş gayesi için bk.4/Nisâ, 105 ► “Şüphesiz ki Allah, benim Rabbim ve sizlerin Rabbidir.

O’na ibadet edin. Bu (sizi davet ettiğim yol), sırat-ı mustakimdir/dosdoğru olan yoldur.” (3/Âl-i İmran 51 ► Allah’ın ayetleri (sürekli) size okunuyor iken ve aranızda O’nun Resûlü olmasına rağmen nasıl kâfir olursunuz? Her kim de Allah’a tutunursa, hiç şüphesiz dosdoğru yola hidayet edilir.(3/Âl-i İmran 101 ► Ve şüphesiz onları dosdoğru yola iletirdik.

4/Nisâ 68 İlahi emirler karşısında takınılacak tavır için bk.2/Bakara, 71 ► Allah’a iman edip O’na tutunanlara gelince, onları kendinden olan bir rahmete, lütuf ve ihsana dâhil edecek ve (sonunda Allah’a ulaşacakları) dosdoğru yola hidayet edecektir.(4/Nisâ 175 ► Allah onunla (Kitap ve Resûl’le), rızasına uyanları yolun en doğru olanına iletir, onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola hidayet eder.

(5/Mâide 16 ► Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde sağır ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi de dilerse dosdoğru yol üzere kılar.(6/En’âm 39 ► Onların babaları, soyları ve kardeşlerinden bir kısmını da (hidayet ettik). Onları seçtik ve dosdoğru yola hidayet ettik.

  1. 6/En’âm 87 ► Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur.
  2. Şüphesiz ki ayetleri, düşünüp öğüt alan bir topluluk için detaylıca açıkladık.(6/En’âm 126 Kur’ân’ın mufassal/detaylandırılmış bir kitap olmasının hikmetleri için bk.6/En’âm, 55 ► İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun.
  3. Onun dışındaki yollara uymayın.
  4. Yoksa sizi (Allah’ın dosdoğru olan) yolundan saptırırlar.

Korkup sakınasınız diye bunu size emretti. (6/En’âm 153 İbni Mesud (ra) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü (sav) eliyle bir çizgi çizdi sonra dedi ki: ‘Bu Allah’ın (cc) istikamet üzere olan yoludur.’ Sonra o çizginin sağına ve soluna bazı çizgiler çizdi.

Sonra dedi ki: ‘Bunlar, her birinin başında o yola davet eden birer şeytanın bulunduğu yollardır.’ Sonra Allah Resûlü (sav) bu ayeti okudu.” (Darimi, 202; Ahmed, 4437) Kur’ân ve sahih Sünnet, hak yolun bir tane olduğunu, onun da vahiyle açıklandığını ( 2/Bakara, 38 ), bunun dışında kalan tüm yolların sapıklık olduğunu ( 10/Yûnus, 32 ), farklı yollara sapanların hakikatte hevalarına uyduğunu açıklamıştır ( 45/Câsiye, 18 ).

► De ki: “Şüphesiz ki Rabbim, beni dosdoğru yola iletti. Dimdik/güçlü ve hanif olan İbrahim’in dinine. O, müşriklerden değildi.”(6/En’âm 161 ► Dedi ki: “Beni saptırmana karşılık, ben de onları (saptırmak) için senin dosdoğru yolunun üzerine oturacağım.”(7/A’râf 16 ► Allah, esenlik yurdu (olan cennete) davet eder ve dilediğini dosdoğru yola iletir.(10/Yûnus 25 ► “Rabbimiz! Hesabın görüleceği günde beni, annemi, babamı ve tüm müminleri bağışla.” (14/İbrahîm 41 ► (Allah’ın) nimetlerine şükreden biriydi.

  • Allah) onu seçti ve dosdoğru yola iletti.(16/Nahl 121 ► (İsa demişti ki:) “Şüphesiz ki Allah, benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir.
  • Öyleyse) O’na ibadet edin.
  • Bu, dosdoğru yoldur.”(19/Meryem 36 ► (Ayrıca) kendilerine ilim verilenlerin bu (Kur’ân’ın) Allah’tan gelen bir hak olduğunu bilmeleri, ona iman etmeleri ve kalpleri tevazuyla onun (hükümlerine teslim) olsun diye (böyle yapar).

Şüphesiz ki Allah, iman edenleri dosdoğru yola hidayet eder.(22/Hac 54 ► Şüphesiz ki sen, onları dosdoğru yola davet etmektesin.(23/Mü’minûn 73 ► Andolsun ki biz, açıklayıcı/apaçık ayetler indirdik. Allah, dilediğini dosdoğru yola iletir.(24/Nûr 46 ► (Hiç şüphesiz ki sen,) dosdoğru yol üzeresin.

  1. 36/Yâsîn 4 ► “(Yalnızca) bana ibadet edin.
  2. Dosdoğru yol işte budur.” (demedim mi?)(36/Yâsîn 61 ► Böylece sana emrimizden bir ruh/Kur’ân vahyettik.
  3. Sen Kitab’ın ve imanın ne olduğunu bilmezdin.
  4. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayet ettiğimiz bir nur kıldık.
  5. Şüphesiz ki sen, dosdoğru yola iletirsin.(42/Şûrâ 52 ► Sana vahyedilene sıkı sıkıya tutun.

Gerçekten sen, dosdoğru bir yol üzeresin.(43/Zuhruf 43 ► Şüphesiz ki o (İsa), kıyamet için bir bilgi (onun vuku bulmasının yaklaştığına dair alamettir). O hâlde onda hiçbir şüpheye kapılmayın ve bana uyun. Bu, dosdoğru yoldur.(43/Zuhruf 61 ► “Gerçek şu ki: Allah, O, benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir.

  1. O’na ibadet edin.
  2. Bu, dosdoğru yoldur.”(43/Zuhruf 64 ► Ta ki Allah, senin gelmiş ve geçmiş günahlarını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru yola iletsin diye.(48/Fetih 2 ► Allah, alacağınız birçok ganimeti size vadetti.
  3. Şu an aldıklarınız) size acilen verdiği (bir nimettir).
  4. İnsanların (zarar vermek için uzanan) ellerini sizden çekmiştir.

(Bütün bunlar,) müminler için (Allah’ın vaadini yerine getirdiğine) bir ayet olması ve sizi dosdoğru yola iletmesi içindir.(48/Fetih 20 ► Acaba başı önünde (sağına soluna bakmadan) yürüyen mi, yoksa dosdoğru yol üzerinde dümdüz/dimdik yürüyen mi? (Söyleyin bakalım: Bu ikisinden hangisi) hidayet ehli olmaya layıktır?(67/Mülk 22

Sırat ı müstakim üzre gözetirim rahimi ne demek?

‘Sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi, iblisin talim ettiği yola minnet eylemem. Rızkımı veren Huda’dır.

Hidayet ve sıratı müstakim ne demek?

SOHBETİN ADI: HİDAYET VE SIRATI MUSTAKÎM TARİHİ: 03.12.1999 Sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ, iki tane yoldan bahsediyor. Birisi Allah’a ulaştıran yol; Sıratı Mustakîm, diğeri cehenneme ulaştıran yol; Sıratı Cehîm. Birbirinin tam zıddı olarak 180 derecelik bir açıyla yani ikisi de birbirinin tersi istikamette.

  1. Birisi Allah’a doğru giden; Allah’a ulaştıran, birisi de şeytanın ülkesinden hareketle cehenneme ulaştıran iki tane yol.7 kat yukarıya ulaşan birincisi, 7 kat aşağı ulaşan ikincisi.
  2. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, işte hidayet, Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm üzerine insan ruhunun ulaştığı andan başlayan bir vetiredir.

Bu, hidayete adım atmaktır. Böylece insan ruhu, Sıratı Mustakîm üzerinde evvelâ zemin katta bir süre bekleyecek, sonra birinci kata ulaşacak, sonra diğer bütün katları adım adım geçerek neticede Allahû Tealâ’ya ulaşacak. Böyle bir yolculuğun adına Kur’ân-ı Kerim’imiz, “hidayet” diyor.

  • Sevgili izleyenler ve dinleyenler, eğer sorarsanız hidayet nedir diye? Size âlimlerimizin söyleyeceği şey, doğru yoldur olacak.
  • Hep derler ki: “Hidayet, doğru yoldur.” O zaman onlara bir sual daha sorun sevgili izleyenler ve dinleyenler, deyin ki: “O zaman mademki hidayet doğru yoldur, Sıratı Mustakîm nedir?” Hayretle göreceksiniz ki size gene aynı şeyi söyleyeceklerdir: “Doğru yoldur.” Sevgili izleyenler ve dinleyenler, ülkemizde satılan 23 tane Kur’ân-ı Kerim mealinde hep aynı büyük yanlışlığı göreceksiniz.

Sıratı Mustakîm için de hidayet için de hep “Doğru yoldur.” derler. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, aslında Sıratı Mustakîm, gerçekten bir yoldur. Gerçekten de doğru yoldur. Ama doğru yol demek yeterli mi sevgili izleyenler ve dinleyenler? Allahû Tealâ, açık tarif veriyor; Sıratı Mustakîm, insanların ruhunu Allah’a ulaştıran yolun adıdır.

İşte Nisâ Suresi 175. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor: 4/NİSÂ-175 : Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen). Böylece Allah’a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenleri) ve O’na (Allah’a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran “Sıratı Mustakîm”e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).

“Kim Allah’a sarılmayı dilerse Allah, onları rahmetinin ve fazlının içine koyar ve onları Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e iletir.” Açık ve kesin bir tarif veriliyor sevgili izleyenler ve dinleyenler. Kendisine ulaştıran, Allah’a ulaştıran bir yol.

Adı; Sıratı Mustakîm. Ama hidayet bir yol değildir, sevgili izleyenler ve dinleyenler. O yolun üzerinde yolculuk ettiğimiz, Allah’a ulaştıran yolun adıdır. Hiç kimse Allah’a ulaşmadıkça hidayete eremez. Hidayete adım atan kişi, eğer hayatta ise mutlaka hidayete erer. Çünkü ruhu Sıratı Mustakîm’e ulaşabilen bir insan Allah’a ulaşmayı dileyen bir insandır.

Mürşidine ulaşmıştır, ruhu vücudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkmıştır. Mutlaka Allah’a ulaşacaktır. Hiçbir kuvvet onu Allah’a ulaşmaktan men edemez. Ruhu Allah’a ulaşmaktan men edemez; ölüm dahi. Neden? Çünkü kişi ölse bile ruhu gene bu sefer de Azrail(A.S) tarafından alınıp gene Allah’a ulaştırılacaktır.

Eğer kişi hayatta kalırsa ruhu, o ölmeden evvel Allah’a ulaşacaktır ve Allah’ın evliyası olacaktır. Öyleyse bu iki tane yola dikkatle bakın, sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ, A’râf Suresinin 146. âyet-i kerimesinde diyor ki: 7/A’RÂF-146 : Se asrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîlâ(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).

Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.

  • Allah, o insanlara Allah’ın âyetlerini açıklamaktan, gerçek anlamlarını açıklamaktan sarf-ı nazar eder ki onlar, Allah’ın bütün âyetlerini görseler; onlara inanmazlar.
  • Onlar, Allah’ın hidayet yolunu görseler; o yolu kendilerine yol kabul etmezler.
  • Gayy yolunu, kendilerini cehenneme götürecek olan yolu gördükleri zaman o yolu kendilerine yol kabul ederler.

Onlar, Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır.” Böyle söylüyor Allahû Tealâ. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, burada Allah’ın söylediklerine dikkatle bakın. Hidayete erdiren bir yol var; adı Sıratı Mustakîm. Bu yolun üzerinde seyr-i sülûk adı verilen bir yolculukla insan ruhunun Allah’a ulaşması; bunun adı hidayet.

Hidayet, yolun adı değil sevgili izleyenler ve dinleyenler, yolculuğun adı, vetirenin adı. Öyleyse bir işlev var; ruhun vücuttan ayrılması. Bu an, dalâletten kurtulduğunuz ve hidayete adım attığınız an. Artık hidayet yolu üzerindesiniz. Kur’ân-ı Kerim, sizin için “fî sebilillâh” diyor, Allah’ın yolunun içinde.

Allah’ın yolu; Sıratı Mustakîm’in üzerinde olmak. Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor: 34/SEBE-20 : Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne). Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi.

Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular. “Şeytan, kıyâmet günü insanlara olan vaadini yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar şeytana kul oldular.” Sahâbe soruyor: – Ey Allah’ın Resûl’ü! Kaç fırka? – 73, diyor.

– Bu 73 tane fırkadan gerçekten sadece bir tanesi mi kurtulacak? – Sadece bir tanesi. – Peki, özellikleri ne bu insanların? – Sizin ve benim gibi Sıratı Mustakîm’in üzerinde olmak. Sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, Kur’ân-ı Kerim boyunca Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e “Sen Sıratı Mustakîm’in üzerindesin.” diyor.

Kaç defa tekrar etmiş bunu.43/ZUHRÛF-43 : Festemsik billezî ûhıye ileyk(ileyke), inneke alâ sırâtın mustekîm(mustekîmin). Artık sana vahyedilene sarıl. Muhakkak ki sen, Sıratı Mustakîm üzerindesin. Sahâbe için de aynı şeyi söylüyor; onlar Sıratı Mustakîm’in üzerindedirler diye. Yetmez, doğruyu eğriden ayıran bir davetten bahsediyor Allahû Tealâ; Allah’a davet etmek.

Şimdi sevgili izleyenler ve dinleyenler, etrafınıza dikkatle bakın. Sizi kimler Allah’a davet ediyor, kimler bu davetten men ediyor; “Allah’a ulaşmak diye bir şey yoktur” diyor? Buraya dikkatle bakın. Yûsuf Suresinin 108. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor: 12/YÛSUF-108 : Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).

  1. De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur.
  2. Allah’ı tenzih ederim.
  3. Ve ben, müşriklerden değilim.” “Habîbim! O ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Benim ve bana tâbî olanların; bizim hepimizin basiretle yani kalp gözümüzün çalışmasıyla, kalp gözümüzle görerek Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu Sıratı Mustakîm’dir.” Öyleyse başta Hz.

Muhammed Mustafa (S.A.V) olmak üzere bütün sahâbe Allah’a davet ediyorlardı. Bir evvelki konuşmamızda, hidayet konusundaki konuşmamızda anlattığımız gibi bütün sahâbe hidayete ermişlerdir. Hepsi başkalarını da hidayete ermemişleri de hidayete adım atmamışları da Allah’a çağırıyorlardı.

İfade son derece açık olarak geliyor Fussilet-33, 34, 35’de: 41/FUSSİLET-33 : Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne). Allah’a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır? 41/FUSSİLET-34 : Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).

Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur.41/FUSSİLET-35 : Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).

Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz. “Onlar ki Allah’a teslim oldum deyip de Allah’a davet ederler. Onlardan daha güzel sözlü kim vardır?” Kim vardır, sevgili izleyenler? Allahû Tealâ, 11 defa ruhumuzun Allah’a ulaşmasını üzerimize farz kılıyor, ölmeden evvel ulaşmasını farz kılıyor ve bir kocaman ilim camiası diyor ki: “Hayır, insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması, geri dönmesi söz konusu değildir.

Ancak Azrail (A.S) gelir, sizi öldürür.” Nasıl öldürür? Onu da tarif ediyorlar. Ruhunuzu alarak öldürürmüş ve ruhunuzu Allah’a götürürmüş ve bu sebeple de ölmeden evvel hiç kimsenin ruhunun Allah’a ulaşması mümkün değilmişmiş. Sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, Sayın Prof.

  1. Süleyman Ateş, yaptığı açıklamada diyor ki: “Ruh, insana hayat veren müessesedir.
  2. İnsan vücudunda ruh alındığı zaman insan ölür.” Tamam, bitti film.
  3. Allahû Tealâ’nın 11 defa farz kıldığı, “Ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaksınız” keyfiyeti kesinlikle reddedildi.
  4. Ölmeden evvel ruhunuzun Allah’a ulaşması söz konusu değil.

Çünkü ruhunuz size hayat veriyor; öyle söylüyor. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ diyor ki: “Biz ruhu size üfürdük.” 32/SECDE-9 : Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

  • Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı.
  • Ne kadar az şükrediyorsunuz.
  • İnsana ruhumuzdan üfürdük.” Ve geri çağırıyor, verdiğini.
  • Bizim irademizle geri çağırıyor.

İşte böyle bir dizayn söz konusu. Ayrıca Allah’a verdiğimiz 3 tane yemin türü var. Nefsiniz, Allah’a tezkiye olacağına dair yemin vermiş, sevgili izleyenler ve dinleyenler, bunun da adına “hidayet” diyor Kur’ân-ı Kerim. Fizik vücutlarımız, Allah’a fizik vücudumuz kul olacak diye ahd vermiş.

  • Bunun da adı hidayet.
  • Neden üçünün de adı hidayet? Çünkü hepsi ruhumuzun Allah’a ulaşmasıyla mümkün ve geçerlidir.
  • Bir insanın ruhu hayattayken Allah’a ulaşmadıkça Allahû Tealâ, o kişiye beklenilen hedefleri sağlamaz.14 asır sonra sevgili izleyenler ve dinleyenler, Kur’ân-ı Kerim’in önerdiği Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe tarafından yaşanılan Îslâm’ın, 14 asır sonra kafası kalmış sadece.

İblis altından girmiş, üstünden çıkmış ve Kur’ân-ı Kerim’in insanları cennet saadetine ulaştıracak ve dünya saadetine ulaştıracak olan bütün fonksiyonlarını, Kur’ân-ı Kerim’de hepsi yazılı olmasına rağmen, sahâbe hepsini gerçekleştirmesine rağmen yok etmeyi başarmış.

  • Dikkat edin, Kur’ân-ı Kerim’de hepsi var olmasına rağmen yok etmeyi başarmış.
  • Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ, Bakara Suresinin 261.
  • Âyet-i kerimesinde diyor ki: 2/BAKARA-261 : Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.

  1. Biz onlara bir başağında 100 dane bulunan 7 başaklı bir nebat grubu kadar ihsanda bulunuruz.” Böyle buyuruyor Allahû Tealâ.1.
  2. Şart; fî sebîlillâh olmak yani ruhumuzun Allah’ın yolunda olması.2.
  3. Şart; Allah’ın size verdiklerinden infâk etmek; başkalarını nafakalandırmak.
  4. Fizik ni’metlerse, paraysa, mülkse bunlardan başkasını ni’metlendirmek, bunlardan başkasına vermek.

Eğer manevî değerlerse, onlardan başkasına vermek. İlim öğrenenler de, irfan öğrenenler taliplilere bunları öğretmekle mükelleftirler. Allahû Tealâ bu mükellefiyeti insanların üzerine farz kılmış. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesindeki muhtevaya baktığımız zaman nefsin tezkiye olmasının hidayet olduğunu görüyoruz.

Allahû Tealâ, Mâide-105’de diyor ki: 5/MÂİDE-105 : Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne). Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez.

Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek. yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum: Ey âmenû olanlar; Allah’a ulaşmayı dileyen îmân sahipleri! Nefslerinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur. Siz nefsinizi tezkiye etmeye başlayarak, hidayete adım attığınız zaman dalâlette olanlar size bir zarar veremezler.

lâ yadurrukum men dalle: O kişiler ki dalâlettedir, size zarar veremezler. izehtedeytum : O zaman ki siz, hidayete adım attınız. Dalâletten kurtuldunuz, o andan itibaren hidayettesiniz. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, dalâletten kurtulan adam, kurtulduğu anda hidayete ermez, kurtulduğu anda hidayete adım atar.

Asgarî 3 aylık bir yolculuk vardır önünde, ruhunu Allah’a ulaştırana kadar. Böyle bir dizaynla mükellef insanoğlu. Burada görüyorsunuz ki “Nefsinizin tezkiyesi üzerinize farzdır.” diyor Allahû Tealâ, “Nefsinizi tezkiye etmeye başladığınız andan itibaren hidayettesiniz.” diyor.

Bu olayı, ruhun Allah’a ulaşma müessesesi üzerinden inceleyelim. Neyi görüyoruz? Ruhun vücuttan ayrıldığı andan itibaren nefs tezkiyesi başlar. Bir insan, Allah’a ulaşmayı dilemiştir. Allahû Tealâ onda mutlaka mürşid sevgisini oluşturur. Ve Allahû Tealâ’nın zaten sözü var: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Biz, onları mutlaka mürşidlerine ulaştırırız.” Allahû Tealâ, bunu “Hidayete ulaştırırız” şeklinde açık bir şekilde söylüyor; Sıratı Mustakîm’e ulaştırırız şeklinde, açık bir şekilde söylüyor.

Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesinde: “Âmenû olanları Sıratı Mustakîm’e ulaştırırız.” buyuruyor Allahû Tealâ.22/HACC-54 : Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl’ün, Nebî Resûl’ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O’na îmân etmeleri, onların kalplerinin O’nu (Allah’ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir.

Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet edendir. Görüyoruz ki bütün ruhlar vücudu terk ettikleri zaman, Allah’a doğru yolculuklara çıktıkları zaman bu yolculuğu Sıratı Mustakîm üzerinden yapacaklardır.

Öyleyse Sıratı Mustakîm bir yoldur, gerçekten doğru yoldur ama vasıf vermek mecburiyetindeyiz. Vasfını söylemek mecburiyetindeyiz, özelliğini, niteliğini söylemek mecburiyetindeyiz. Sıratı Mustakîm, Allah’a ulaştıran yolun adıdır. Hidayet ise ruhun, Sıratı Mustakîm üzerinde bir yolculukla Allah’a ulaşmasıdır.

Sıfır koddan başlayarak Allah’a doğru yapılan bu yolculuğun adı, hidayet yolculuğudur. İşte sevgili izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynı yerli yerine oturtmak mecburiyetindeyiz. Görünen köy kılavuz istemez. Allahû Tealâ, nefsin tezkiyesinin de hidayet olduğunu buna dayalı olarak söylüyor.

  1. Çünkü kişi, mürşidine ulaştığı an başının üzerinde devrin imamı oluştuğu an, kalbine îmân yazılır ve mü’min olur.
  2. Son derece önemli bir keyfiyet sevgili izleyenler ve dinleyenler, sıranın kesinlikle bunu ihata ettiğini görüyoruz.
  3. Allahû Tealâ, kalbinize îmânı yazmadıkça nefs tezkiyesi başlamaz.
  4. Albinize Allahû Tealâ îmânı yazmadıkça ruhunuz vücudunuzdan ayrılıp Allah’a doğru yolculuğa çıkmaz.

İkisi aynı anda gerçekleşir. Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: 58/MUCÂDELE-22 : Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir).

Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi? Allahû Tealâ: “Onların üzerine (başlarının üzerine) Allah’ın Kat’ından ruh göndeririz.

  • İşte o zaman onların kalplerinin içine îmânı yazarız.” diyor.
  • O ruh, başının üzerine gelip de bizim ruhumuza emrini verdiği zaman, “Senin Allah’a ulaşma günün geldi” dediği zaman, ruhumuz vücudu terk etmek imkânının, yetkisinin ve emri yerine getirmek sorumluluğunun sahibidir.
  • Allah’a doğru mutlaka yola çıkacaktır.

Hangi mürşidden el öptü ise onun dergâhından yolculuk başlar. Bu ayrılma olayı fiilen başladığı an nefs tezkiyesi için bu kişi hazırdır. Ama nefs tezkiyesi ruhun vücuttan ayrılıp da emri alıp onu gerçekleştirme süresi içinde gerçekleşmez. Kişinin zikir adı verilen bir müesseseyi tahakkuk ettirmesi lâzımdır.

Zikir yoksa sevgili izleyenler ve dinleyenler, nefs tezkiyesi de yoktur. Şu Allah’ın işine bakın, Allahû Tealâ, insanların hidayete ermesi için kalplerine îmân yazdıktan sonra bu hedefi gerçekleştirecek olan zikri yani Allah’ın İsmi’nin “Allah, Allah, Allah, Allah” diye tekrar edilmesini farz kılmış üzerimize.

Zikir, farz. Günün yarısından daha fazla zikir farz, daimî zikir de farz. Ve 14 asır sonra sürpriz: Zikir farz değil. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, düşünebiliyor musunuz? Bütün sahâbe daimî zikrin sahipleri. Allahû Tealâ Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde bütün sahâbenin ulûl’elbab olduğunu söylüyor.39/ZUMER-18 : Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

  • Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar.
  • İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir.
  • Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
  • Âli İmrân Suresinin 190 ve 191.
  • Âyetlerinde diyor ki: 3/ÂLİ İMRÂN-190 : İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.3/ÂLİ İMRÂN-191 : Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

  1. Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah’ı zikrederler.
  2. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın.
  3. Sen Subhan’sın, artık bizi ateşin azabından koru.

li ulîl elbâb vezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: O ulûl’elbab kullarım var ya onlar, ayaktayken, otururken ve yatarken (içinde bulunabilecekleri 3 hâlin üçünde de) Allah’ı daimî olarak zikredenlerdir. Bütün sahâbe, ulûl’elbab olmak şerefine ermiş.

  1. Daha öteye de geçmişler ama şu anda bu bize lâzım.
  2. Hepsi daimî zikrin sahipleri.
  3. Allahû Tealâ Muzzemmil-8’de zikri farz kılıyor.73/MUZZEMMİL-8 : Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
  4. Ve Rabbinin İsmi’ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
  5. Allah’ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş.” Sevgili izleyenler, Ahzâb Suresinin 41.
See also:  Qual RemDio Pode Dar Para Cachorro Com Dor?

âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ çok zikri farz kılıyor.33/AHZÂB-41 : Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran). Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin. “Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle zikredin.” Yani “Günün yarısından daha fazla zikrederek, her gün zikrettiğiniz saatlerden daha fazla zikredin.” Emir kesin.

Ya Nisâ Suresinin l03. âyet-i kerimesine ne buyrulur? 4/NİSÂ-103 : Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten). Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah’ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın.

Muhakkak ki namaz, mü’minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz” olmuştur. fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin (daimî zikir). Bütün sahâbe, daimî zikrin sahibi. Şimdi sevgili izleyenler ve dinleyenler, açın bir şeriat kitaplarına da ibretle bakın.32 farzın içinde veya 54 farzın içinde ya da herhangi bir farz olarak zikri görebilir misiniz? Heyhat! Göremezsiniz çünkü bu sizi kurtuluşa ulaştıracak olan bir ilâçtır.

  1. Onun yok edilmesi lâzımdı ve iblis bunu başarmış durumda.
  2. Zikri, farzların arasından koparmış.
  3. Bugünkü şeriatın muhtevası içinde zikri bulamazsınız; yok edilmiş sevgili izleyenler ve dinleyenler, Kur’ân-ı Kerim’den kopan, şekli değiştirilen aslî mânâsından uzaklaştırılan daha nice kavramla birlikte.
  4. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, boşuna mı yazdığımızı zannediyorsunuz o, Kur’ân-ı Kerim meallerini? Bakara Suresini verdiğimiz 1.cilde dikkat edin, orada sevgili izleyenler ve dinleyenler, 90 küsur sayfalık bir Kur’ân-ı Kerim sözlüğü bulacaksınız.

Ne kadar kavram değiştirilmişse o değiştirilen kavramları orada bulacaksınız; gerçek anlamlarıyla. Peki, iblisin hidayeti değiştirmekten, kavramları değiştirmekten muradı ne, neden böyle yapıyor? Çünkü sevgili izleyenler ve dinleyenler, kim hidayete ererse o kişi mutlaka Allah’ın cennetine girer.

  1. Peki, şeytan ne istiyor? Herkesin kendisiyle beraber cehenneme gitmesini.
  2. Şeytan, Kur’ân-ı Kerim’i değiştirebilir mi? Bir harfini bile değiştiremez.
  3. Biliyor; Allahû Tealâ Hicr-9’da diyor ki: 15/HİCR-9 : İnnâ nahnu nezzelnâz zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).
  4. Muhakkak ki zikri (Kur’ân-ı Kerim’i), Biz indirdik.

O’nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz. “Bu kitabı Biz indirdik. O’nun muhafızı Biziz, Biziz, Biziz.” diyor Allahû Tealâ. “Değiştirttirmeyiz Kur’ân-ı Kerim’i.” diyor ve iblis bunu biliyor. Onu değiştiremeyen iblis, tatbikatı değiştirmeyi başarmış 14 asırda.

İnsanlara yazdırdığı kitaplarla İslâm’ın seyrini değiştirmiş. Daha açık konuşayım mı sevgili izleyenler? İslâm’ın bacaklarını da kesmiş, kollarını da kesmiş; İslâm’ı bitkisel hayata ulaştırmış. Bir insanı, Allah’ın cennet saadetine ulaştıracağını kesin olarak söylediği bütün farzlar, Kur’ân-ı Kerim’den teker teker, Kur’ân-ı Kerim’de var olduğu halde koparılmış, tatbikata ulaşırken yok edilmiş.

İşte bu kavramlardan bir tanesi de hidayet. İnsan ruhunun Allah’a ulaşması; hidayet, nefsin tezkiyesi; hidayet, fizik vücudun Allah’a kul olması; hidayet ve hidayet kavramının sadece doğru yol olarak Kur’ân-ı Kerim boyunca hep aynı dozajda, aynı standartta verildiğini görüyoruz.

Maskelenmiş bir anlatım biçimi, özellikle sevgili izleyenle ve dinleyenler. Allahû Tealâ’nın söylediğine dikkat edin, Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesinde diyor ki: 2/BAKARA-159 : İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaştırılmasını) Kitap’ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder. “Kim Allah’ın âyetlerini ve özellikle hidayeti gizlerse Allah da onlara lânet eder, lânet edenlerin de hepsi onlara lânet eder.

Çünkü Biz kitaplarımızda hidayeti anlattık, delillerini de indirdik hidayetin. Buna rağmen bazı insanlar onu gizlerler. O gizleyen insanlara Allah da lânet eder, lânet edenlerin de hepsi onlara lânet eder.” Öyleyse deminki konuşmamızda insan ruhunun Allah’a ulaşmasının hidayet olduğunu söyledik. Bakıyoruz ki nefs tezkiyesi de bir hidayet.

Demin söylediğimiz Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesi bunu kesinleştiriyor; “Siz nefsinizi tezkiye ederek hidayete, tezkiye etmeye başlayarak hidayete adım attığınız zaman nefsinizin tezkiyesi üzerinize farzdır. Siz bunu yapmaya başladığınız zaman, hidayete adım attığınız zaman dalâlette olanlar size bir zarar veremezler.” diyor.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allah Tealâ buyuruyor ki: 39/ZUMER-22 : E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

“Sadece göğüslerinden kalplerine yol açılanlar yani göğüsleri bu nur yolunu açmak için şerh edilenler; o göğüsleri şerh edilenler var ya sadece onların kalbine Allah’ın nuru ulaşabilir.” diyor. Ne yapıyor Allah Tealâ? Kişi Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilediği zaman kişinin göğsünden kalbine göğsü yararak (manevî göğsü yararak), nefsin manevî kalbine yani bu âleme ait olmayan, nefsin kendi âlemine ait olan (berzah âlemine ait olan nefsin kalbine) Allah Tealâ bir yol açıyor.

  1. Bu açtığı yoldan Allah’ın indirdiği rahmet, fazl ve salâvât göğse geliyor, göğüsten o yoldan geçerek kalbe ulaşıyor.
  2. Ancak mürşidinize ulaşabildiğiniz gün kalbinizin mührü açılır.
  3. Ancak mürşidinize ulaştığınız gün kalbinizdeki küfür kelimesi, Allahû Tealâ tarafından alınır.
  4. Ancak mürşidinize ulaştığınız gün kalbinizin içine Allah Tealâ îmân kelimesini yazar.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, hiç kimsenin kalbine îmân kelimesi yazılmadıkça o kişi nefs tezkiyesine başlayamaz. Çünkü nefs tezkiyesi, îmân kelimesinin etrafında Allah’ın fazl adı verilen nurlarının birikmesi halidir. Bunlar %7’yi bulduğu zaman Nefs-i Emmare’ye ulaşırsınız.

  • Her %7 nur birikimi ile Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Radiye, Nefs-i Mardiye ve Nefs-i Tezkiye diye 7 tane kademeyi geçeceksiniz.
  • Nefsinizin kalbindeki nurlar adım adım artacak, artacak, artacak ve %50’yi aştıkları zaman nurlar, nefs tezkiyesini gerçekleştireceksiniz.

%100’e ulaştıkları zaman nefs tasfiyesini gerçekleştireceksiniz. Sevgili izleyenler, dinleyenler, nefsinizin kalbine Allah îmânı yazmadıkça nefs tezkiyesine başlayamazsınız, kalbiniz tezyin edilmez; tezkiye olmaz. İşte Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesi: 49/HUCURÂT-7 : Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl’ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır. “Ey sahâbe! Biliniz ki aranızda Allah’ın Resûl’ü var.

Eğer o sizin söylediklerinizi dinleseydi; Benim emirlerime değil de sizin söylediklerinize itaat etseydi, bundan büyük zarar görürdünüz. Hatta Allah’ın lânetine bile uğrayabilirdiniz. Ama Allah size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. Ve o kalbinize yazdığı îmân kelimesiyle kalbinizi tezyin etti, aydınlattı, süsledi.” Ve Allahû Tealâ kâinata haykırıyor: “İşte onlar, irşada ulaşanlardır.” Bütün sahâbe nefslerinin kalbindeki o başlangıç noktasından itibaren bütün kalbi %100 aydınlatan o nurla hepsi irşada ulaşmışlardır sevgili izleyenler ve dinleyenler.

  • Yetmez, irşad etme aşamasına da ulaştıklarını Tevbe Suresinin 100.
  • Âyet-i kerimesi kesinleştiriyor.9/TEVBE-100 : Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah’a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı.

  1. Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu).
  2. Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır.
  3. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır.
  4. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
  5. Öyleyse Mâide Suresinin 105.
  6. Âyet-i kerimesiyle başlayan nefsin tezkiyesi olayı; hidayete adım atmak, bu tezkiyenin Allah’ın nurları ile gerçekleştirildiği Zumer-22’deki o konudaki açıklamadan sonra Zumer-23 ile tamamlanıyor.

Zumer-22’yi tekrar söyleyelim: 39/ZUMER-22 : E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

Allahû Tealâ diyor ki: “Allah, kimin göğsünü yarıp da göğsünden kalbine nur yolunu açtıysa sadece onların kalbine Allah’ın nuru ulaşabilir.” Şimdi Zumer-23’le söylediklerine bakalım, Allahû Tealâ buyuruyor ki sevgili ve izleyenler ve dinleyenler: 39/ZUMER-23 : Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır).

  1. İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir.
  2. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.
  3. Allahû Tealâ Kitab’a ve onun içindeki sözlere benzer şekilde ikişer ikişer gökten indirir.” “Onlara benzeyen şeyi.” Nedir o? Ne olduğunu Zumer-22’de, bir evvelki âyette söylüyor: “Sadece göğüsleri kalplerine yol açılmak üzere yarılanların, onların kalbine Allah’ın nuru ulaşabilir.” İşte bu nurun nasıl ulaştırıldığını, Allahû Tealâ Zumer-23’de ifade ediyor.

İkişer ikişer indirilir sevgili izleyenler ve dinleyenler; rahmetle fazl, rahmetle salâvât. Allahû Tealâ, Nisâ Suresinin 175. âyet-i kerimesinde insanların göğsüne ve kalbine, mürşidine ulaşmadan evvel rahmetle fazlın indiğinden bahsediyor.4/NİSÂ-175 : Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah’a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenleri) ve O’na (Allah’a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran “Sıratı Mustakîm”e hidayet edecektir (ulaştıracaktır). “Kim Allah’a ulaşmayı, Allah’a kavuşmayı, Allah’ı kucaklamayı dilerse Allah onları rahmetinin ve fazlının içine koyar (iki nur) ve onları Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.” Kişi, mürşidine ulaştığı zaman Sıratı Mustakîm’e de ulaşmış olacak.

Bir sonraki âyet-i kerime bu söylediğimiz Zumer-23 ile alâkalı, Bakara Suresinin 156. ve 157. âyetleri. Allahû Tealâ diyor ki: 2/BAKARA-156 : Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne). Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.2/BAKARA-157 : Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).

İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır. “Onlara bir musîbet isabet ederse o kişiler derler ki: innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: Biz Allah içiniz ve mutlaka Allah’a ulaşacağız; ruhumuzu mutlaka Allah’a ulaştıracağız.” Allahû Tealâ, ruhunu mutlaka Allah’a ulaştıracak olanlar için söylüyor onu.

Bir taraftan bizim âlimler diyorlar ki: “İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması söz konusu değildir.” Allahû Tealâ diyor ki: “Ruhunu mutlaka ölmeden evvel Allah’a ulaştıracak olanlar var ya bu âyet onlara ithaf edilmiştir.” Ve onların durumunu söylüyor: “İşte hidayete erecek olan sadece onlardır ve Allah’ın rahmeti ve salâvâtı onların üzerinedir.” diyor.

Birincisinde ne diyordu Allahû Tealâ? Rahmetle fazl. Burada ne diyor? Rahmetle salâvât. İki ayrı grup nur, o kişi zikir yapınca o kişinin göğsüne, göğsünden kalbine ulaşır, o açılmış olan yolu takip etmek suretiyle. Ve kalbin açılmış olan mührünü kalbin içine doğru bastırırlar, zülmanî kapıya kadar indirirler ve zikir boyunca rahmet ve fazl, rahmetle salâvât o mührün üzerine baskı yapacağı için aşağıdan iten karanlıkların (zulmetin) gücüne rağmen mühür orada kalır (zülmanî kapıda kalır).

Zikir devam ettiği sürece kalbin içine hiçbir karanlığın girmesi mümkün değildir. Birkaç dakika içinde kalbin içindeki bütün karanlıklar kapı dışarı taşınacaktır; rahmet kargo uçakları ile. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, rahmet hem nurdur hem de kargo uçağıdır.

Fazılları taşırlar, salâvâtları taşırlar, getirirler kalbe. İşte fazıllar, îmân kelimesinin çekim gücüne tâbî olarak, îmân kelimesinin etrafında toparlanmaya başlar. Bunun adı nefs tezkiyesidir. Nefs tezkiyesi hidayetin bir muhtevasıdır. Şimdi, bu düzen içinde Zumer Suresinin 23. âyet-i kerimesine bakalım; “Allahû Tealâ tıpkı Kitab’a ve onun içindeki sözlere benzer bir şekilde nurlarını ikişer ikişer indirir.” diyor.

Bir zarf düşünün, bir de onun içindekilerini. Bir Kitap düşünün; Kur’ân-ı Kerim, bir de bunun içindeki kelimeleri düşünün; kitap ve içindekiler. Rahmet ve içindeki fazl. Rahmet ve içindeki salâvât; ikişer ikişer indirir. Diyor ki: “Bunlar, o kişinin kalbine ulaşır ve o kişinin kalbi de vücudu da titrer; ürperir ve böylece kişi huşûya ulaşır.

İşte bu Allah’ın hidayetidir. Allahû Tealâ bununla nefsleri tezkiye eder, insanları hidayete erdirir. Kim de hidayete ermeyi dilemezse onlar için bir hidayetçi yoktur.” Öyleyse Allah’tan gelen rahmet ve fazl, rahmetle salâvât kişiyi hidayete erdiriyor. Nefs tezkiyesi kişinin üzerinde bunları gerçekleştiriyor.

İlk %7 nurda kişi Nefs-i Emmare’yi tamamlıyor sevgili izleyenler. Yani %100 şerri emreden nefsten %7 karanlık eksiliyor, yerini %7 nur alıyor; Nefs-i Emmare. Bir %7 daha nur birikimi, Nefs-i Levvame; kınanan bir nefs var. Birincisinde %100 şerri emreden bir nefs var, 2.’sinde kınanan bir nefs var.

  1. Işi hatalar yapıyor, nefsini kınıyor, pişmanlık duyuyor, yapmama konusunda kararlar alıyor ama gene de nefsi hatalar işliyor.
  2. Ve kişi biliyor ki nefsi kendisine bu oyunları oynuyor, nefsini kınıyor.
  3. İşte böyle bir kınama, o ruhun 2.
  4. Kata ulaştığını gösteren bir işarettir.
  5. Nefs-i Tezkiye’nin sonu, ruhun 2.

kata ulaşmasıdır. Devrin imamının ruhu başının üzerine gelince vücuttan ayrılan, vücudu terk eden ruh, Sıratı Mustakîm üzerinde bir süre bekler.1. kata ehil olunca 1. kata ulaşır. Kişi Nefs-i Emmare’yi tamamlamıştır. Nefs-i Levvame’yi tamamlayınca 2. kata ulaşır.

Sonra Allah’tan ilham almaya başladı; Nefs-i Mülhime’ye ulaşır; 3. gök katı ruh için. Görüyorsunuz ki ruhun hidayeti ile nefsin hidayeti aynı standartlarda gerçekleşiyor. Nefsin 4. kademedeki dizaynı mutmain olmak. Nefs mutmain oluyor sevgili izleyenler ve dinleyenler; doyuma ulaşıyor. Allah’ın kendisine verdiklerini kesin olarak yeterli görüyor, mutmain oluyor.

Hırsı onu daha çok, daha çok, rabbena, hep bana noktasına götürmüyor. Bundan sonra bu 4. aşama, ruh da 4. gök katında. Sonra kişi Allah’tan razı oluyor; Nefs-i Radiye; 5. gök katında ruh. Allah’ da ondan razı oluyor; ruh, 6. gök katında; Nefs-i Mardiyye. Ve tezkiye oluyor.

  1. Nefsin kalbindeki nurlar %50’yi aşıyor.
  2. Aştığı zaman Allah’ın nurları o kalpte duruma hâkim artık.
  3. İşte burası nefsin tezkiyesidir, burası ruhun Allah’a ulaştığı yerdir.
  4. Işinin ruhu Allah’a ulaştığı için kişi hidayete ermektedir.
  5. Geçen sefer bunu uzun uzun anlatmıştık yani 1.
  6. Hidayet konusunu anlattığımızda.

Şimdi de gördük ki nefsin tezkiyesi de hidayet. Zumer-23’de Allahû Tealâ’nın söylediği gibi, “Biz bununla; o gönderdiğimiz 2 tane nurla insanları hidayete erdiririz.” diyor. Hidayete ermek, nefs açısından nefsin tezkiye edilmesiyle mümkündür. Ruh ne olmuştur? Allah’a ulaşmıştır.

Neyi tutmuştur? Allah’a verdiği misaki. Nedir misak? Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesi: 13/RA’D-21 : Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi). Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar.

Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar. vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar.” Nedir bu? Âyet-i kerimenin başına dönelim: 13/RA’D-20 : Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

  • Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler).
  • Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.
  • Ellezine yufine bi ahdillahi: Onlar, Allah ile ahdlerini ifa ederler.
  • Vela yenkudunel misak : Misaklerini bozmazlar.

İşte bu misaklerini bozmayanlar, misaklerini yerine getirenler nasıl yerine getiriyorlarmış? “Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar.” Misakin yerine getirilmesi, bu kişiyi hidayete erdirdi. Aynı anda nefs, tezkiye oldu.

Nefs tezkiye olmadan hiç kimsenin ruhunun Allah’a ulaşması mümkün değildir. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, uzun uzun anlatmıştık size ki nefs bir tutukludur, ruh sadece emanettir. İkisi arasında büyük farklılık var. Tutuklu olan nefs, tutukluluk sürecini her %7 nur birikiminde bir yukarı kata, ruhu ulaştırma anahtarını elde ederek gerçekleştirir.

Ve neticede ruhun Allah’a tesliminden sonra, fizik vücudun Allah’a tesliminden sonra, nefs de bir emanet olur, o da Allah’a teslim olur. Öyleyse tutukluluktan emanetlik sürecine geçmek nefs için iki aşama gerektirir: * Ruhun Allah’a teslimi, * Fizik vücudun Allah’a teslimi.

  • Sevgili izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynda, nefsin hidayetinin tezkiye olmakla mümkün olduğunu görüyoruz.
  • Ruhun hidayeti ise ruhun Allah’a ulaşmasıyla.
  • Bir üçüncü vücudumuz daha var sevgili izleyenler ve dinleyenler; fizik vücudumuz.
  • Ama nefs Allah’a hangi yemini vermiş; onu görelim evvelâ.
  • Allahû Tealâ diyor ki Muddessir Suresinin 38, 39, 40.

âyetlerinde: 74/MUDDESSİR-38 : Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun. Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).74/MUDDESSİR-39 : İllâ ashâbel yemîn(yemîni). Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.74/MUDDESSİR-40 : Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne).

  • Onlar cennetlerdedir.
  • Diğerlerine) sorarlar.
  • Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun: Bütün nefsler iktisap ettikleri dereceler itibariyle rehinedirler; tutukludurlar.
  • Bu rehineliklere dikkat edin; nasıl rehinelikten kurtulur nefsiniz? Allahû Tealâ ifade ediyor: “illâ ashâbel yemîn, fî cennât: Hangi nefs yeminini yerine getirirse onlar cennette olacaklardır.” diyor.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, öyleyse nefsimizin bu felâha ermesi olayı neyle mümkün? Şems Suresinin 9. âyet-i kerimesinde cevap veriyor: 91/ŞEMS-9 : Kad efleha men zekkâhâ. Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir. “And olsun ki onlar felâha ererler, onlar cennete ulaşırlar.” Kimler? Nefslerini tezkiye edenler.

  1. Nefslerimizin tutması lâzım gelen yemin, tezkiye yemini, ruhlarımızın tutması lâzımgelen yemin, Allah’a ulaşma misaki.
  2. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bir de fizik vücudumuz var.
  3. Onun hidayetinden murat ne acaba? Allahû Tealâ bunu çok açık bir lisanla anlatmış: Diyor ki Yâsîn Suresinin 60 ve 61.
  4. Âyetlerinde: 36/YÂSÎN-60 : E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.36/YÂSÎN-61 : Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun). Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

Allahû Tealâ, Âdemoğullarının fizik vücutlarına hep “Âdemoğulları” der. Buyuruyor ki Yâsîn Suresinin 60 ve 61. âyetlerinde: “Ey Âdemoğulları! Ben sizlerden ahd almadım mı şeytana kul olmaktan kurtulacaksınız ve Bana kul olacaksınız diye? Ve Ben sizden Bana kul olacaksınız diye ahd almadım mı? Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır.

Bana verdiğiniz bu kul olma ahdini gerçekleştirmeniz de Sıratı Mustakîm’dir.” Öyleyse ruhumuzun Sıratı Mustakîm üzerinde olmasına paralel olarak fizik vücudunuz da şeytana kul olmaktan kurtulacak, Allah’a kul olacak. Çünkü Allahû Tealâ burada açık bir şekilde Allah’a kul olmanın da Sıratı Mustakîm’le kesin bir ilişkisi olduğunu ifade ediyor.

  1. Ruhunuz 1.
  2. Katta; nefsinizin kalbinde şeytanın hâkimiyeti %7 aşağıya düştü.
  3. Ruhunuz 2.
  4. Katta Sıratı Mustakîm üzerinde; nefsinizin kalbinde %14 nur oldu.
  5. Şeytanın karanlıklarının yok olduğu kesin.
  6. Ruhunuz 3.
  7. Gök katında, %21 oldu; şeytanın karanlıkları devamlı eksiliyor. * 4.
  8. Gök katında, %28.
  9. 5, 6, 7.

katlarda 35, 42, 49, %2 de hûşuda kazandığınız nur; %51. Sevgili izleyenler, hadi gelin, sizinle beraber şeytanın durumuna bakalım. Neydi başlangıçta? Şeytan, sadece nefsinizin afetlerine tesir edebilir yani doğuşundan itibaren bütün insanların nefslerine şeytan %100 tesir etmek imkânının sahibidir; tabiî bu imkân ona verilirse.

Ama o sadece onlara tesir edebilir. Ruhun hasletlerine şeytanın tesiri mümkün değildir. Nefsimizde zaten afetler var; öfke, kin, kıskançlık, haset, iptilâlar, isyan, düşmanlık Her türlü kötü afet, nefsinizin kalbini tamamen doldurmuş vaziyette sevgili izleyenler ve dinleyenler. Böyle bir dizaynda hepiniz için söz konusu olan şey, bu olaya bakmak.

Başlangıç noktası, gece. Nefsinizin kalbi sadece %100 afetlerden örülü, kapkaranlık bir kalbiniz var. Şeytan, %100’üne tesir etmek imkânının sahibi. Şimdi nefsinizin kalbindeki karanlıklar azalıyor, yerini nurlar alıyor, karanlıklar azalıyor, yerini nurlar alıyor.

Ne diyordu, Allahû Tealâ nefs tezkiyesi için? 24/NÛR-21 : Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi.

  • Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder.
  • Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).
  • Ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden: Eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı kalbinizden içeri girmezse, içinizden hiç biriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.

Nefsinizin kalbine giren bu nurlar sebebiyle nefsiniz tezkiye oluyor.7. katı aşan, Allah’a ulaşan ruhunuz. Bu hedefle paralel olan nefsinizin kalbindeki nurlar %51’e yükseliyor. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, alacakaranlık. Nefsin kalbindeki %100 gece, alacakaranlığa dönüşmüştür, şafak sökecektir, sonra da güneş bütün gücüyle etrafı aydınlatacaktır.

  • İşte bu alacakaranlık hâli, nefsinizin kalbinin yarısından daha fazlasının nurlanması, şeytanın hâkimiyetinin yarıdan daha aşağıya düştüğünün kesin işaretidir.
  • Allahû Tealâ Zâriyât-56’da diyor ki: 51/ZÂRİYÂT-56 : Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’budûni.
  • Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.

“Biz insan ve cinleri başka bir şey için değil, Bize kul olsunlar diye yarattık.” Bir evvelki söylediğim âyet yani Yâsin Suresinin 60, 61. Âyetlerinde, “Hepinize hitap ediyorum” diyor Allahû Tealâ, “Hepiniz şeytana kul olmaktan kurtulacaksınız, Bana kul olacaksınız diye Bana ahd vermediniz mi? Sizden ahd almadım mı şeytana kul olmaktan kurtulup Bana kul olacağınıza dair.

Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır.” Görüyorsunuz ki âyetler birbirini yakalıyor, sağlamlaştırıyor, aralarında şiddetli bir illiyet rabıtası var, bir bağlantı var. İşte böyle bir dizaynda Allahû Tealâ bütün insanlara şeytanın hâkimiyetinin nasıl azalıp, insanoğlunun şeytanın kulluğundan nasıl kurtulacağını ifade ediyor.

İşte şeytanın etki alanı %50’den daha çok eksildi. Şeytan artık hâkim değil, Allah’ın nurları hâkim. Böyle bir nokta, nefsin tezkiyesini getirir. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, peki burada o kişinin fizik vücudu şeytana kul olmaktan %100 kurtulup Allah’a %100 kul mu oldu? Hayır; ama %50’yi geçti.

Onun için şeytana kul olmaktan kurtuldu. Ama henüz Allah’a da tam kul olmadı. Ama şeytana kul olmaktan kurtulduğu kesin kişinin. İşte bu sebeple o kişinin fizik vücudu Allah’a verdiği ahdini gerçekleştirmiştir. Böylece görüyoruz ki burası da Sıratı Mustakîm’le kesin ilişkisi sebebiyle bir hidayet olarak Allahû Tealâ tarafından vasıflandırıyor.

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu noktaya dikkatle bakın. Burada bir olay var. Şeytanın hâkimiyetinden %50’den daha fazla kurtulduğunuz nokta burası. Peki, daimî zikre ulaşsak da nefsimizin kalbinde hiç karanlık kalmasa ne olacak? Yani gece gündüz olsa ne olacak? O zaman şeytanın bizim için bir tavrı söz konusu.

  1. Üzerimizde hiç tesirinin oluşması mümkün değil.
  2. Gene devamlı yanlışlıklar yapmamız için faaliyetini sürdürür ama her seferinde yenilerek hep o derecat kaybeder.
  3. Fena halde içerlemekle beraber, huyu kurusun hiç vazgeçmez bundan.
  4. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, ama muhteşem bir şekilde mağlup olur, mağlup olur, mağlup olur, hiçbir şekilde gâlip olma ihtimali yoktur.

Ne zaman? Daimî zikre ulaştığınız zaman. Ne zaman? Gece, gündüz olduğu zaman. Ne zaman? Ulul’elbab, şeytana kısas yaptığı zaman. Allahû Tealâ diyor ki: 2/BAKARA-179 : Ve lekum fîl kısâsı hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne). Ey ulûl elbab! Kısasta sizin için hayat vardır.

Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz. “Ya ulûl’ebab! Sizin için kısasta hayat vardır.” Hiç ulûl’elbab, kısas yapar mı? Kısas, nefsine hâkim olamayanların Allahû Tealâ tarafından aldıkları bir yetki; kendilerine yapılan kötülüğe aynı ile muamele etmek. Ulûl’elbab, anladığımız anlamda bir kısası hiçbir zaman gerçekleştirmez.

Onlar, kötülüğe iyilikle mukabele edenler olacaklar. Ama sevgili izleyenler, şeytana kısas yaparlar. Gece, gündüz olmuştur. Şeytan onlara hayatları boyunca Allah’ı tanımazken ne kadar kötülükler yaptırdıysa onların hepsinin intikamını alırlar şeytandan.

  1. Nasıl? Şeytan yine onları yanlış şeylere sürüklemek ister.
  2. Her seferinde mağlup olur.
  3. Eskiden yaptığı ve başarı kazandığı bütün olayların bedelini her yenilgide biraz daha, biraz daha öder.
  4. Sonunda yaptıklarından daha fazla cezayı kendisi alır.
  5. İşte bu ulûl’elbabın kısasıdır, sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Daimî zikrin sahiplerinin kısası, geceyi gündüz yapanların kısası, hidayete erenlerin kısası. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, daimî zikirle gece gündüz olduğunda, hidayet dört başı mamur olarak tamamlanmıştır. Ama hidayete ermek 21. basamakta gerçekleşir.

  • Hidayetin bu istikamette tamamlanması, tamamen güneşin her tarafı %100 aydınlatması, o ruhun Allah’a teslimi ile değil, fizik vücudun da nefsin de Allah’a teslimi ile gerçekleşir.
  • Sevgili izleyenler ve dinleyenler, gördük ki Allahû Tealâ ruhun hidayetinden, fizik vücudun hidayetinden ve nefsin hidayetinden bahsediyor.

Üçü de aynı noktada başlıyor. * Hidayete adım atmak, 14. basamakta başlar. * Hidayete ermek, 21. basamakta tamamlanır. Bundan sonra hidayetin gerçek anlamda sonuçlanması söz konusudur. * Fizik vücut için hidayetin tamamlandığı yer, 25. basamaktır. * Nefs için hidayetin tamamlandığı yer, 27.

  • Basamaktır.
  • Öyleyse hidayete ermek başka, hidayetin tamamlanması başka sevgili izleyenler.
  • Öyleyse 3 ayrı mertebeden bahsediyoruz: * Hidayete adım atmak.
  • Hidayete ermek.
  • Hidayetin tamamlanması.
  • İşte böyle bir dizayn, 3 vücudunuz için de geçerli.
  • Ve Allahû Tealâ sadece hidayete ermenizi değil, Allah’a teslim olmanızı emrediyor yani hidayetin tamamlanmasını emrediyor.

* Fizik vücudunuz, ruhunuz gibi 22. basamakta Allah’a teslim olmaz, 25. basamakta Allah’a teslim olur. * Nefsiniz, 27. basamakta Allah’a teslim olur. * İşte ruhunuzun hidayetinin tamamlaması olayı, 22. basamakta tamamdır. * Fizik vücudunuz için bu olgu, 25.

  1. Basamaktır.
  2. Hidayet burada tamamlanır.
  3. Nefsiniz için 27.
  4. Basamakta hidayet tamamlanır.
  5. Öyleyse hidayetin tamamlanması, üç vücudun üçünde ayrı fonksiyonlar gösterir.
  6. Çünkü ruhunuz zaten hiçbir afetin mevcut olmadığı bir özellik taşıdığı için ruhunuzun Allah’a ulaşması ve teslim olması, ulaşaraktır.
  7. Çünkü değişiklik göstermesi söz konusu değildir.

Oysaki fizik vücudunuz da nefsiniz de Allah’ın nurlarıyla şekillenecek ve afetlerden tamamen kurtulacakları bir yere ulaşacaklardır; Allah’ın bütün emirlerini yapacakları, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyecekleri bir noktaya. Orada hidayetin tamamlanması söz konusudur sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hidayete adım attırmakla kalmamasını, hidayete ermekte bırakmamasını, hidayetin hepinizde tamamlanmasını, hepinizin ruhunuzu da fizik vücudunuzu da nefsinizi de Allahû Tealâ’ya teslim etmenizi ve hem cennet saadetinin hem dünya saadetinin sahibi olmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak isterim.

Allah hepinizden razı olsun. İmam İskender Ali M İ H R

Fatiha suresi anlamı nedir?

Fatiha Suresi Okunuşu – Fatiha Suresi Türkçe Anlamı, Fazileti ve Faydaları (Diyanet Meali & Tefsiri) Kur’an-ı Kerim’in ilk suresi olan Fatiha Suresi halk tarafından Elham Duası olarak bilinir. Fatiha suresi anlamı, tefsiri, fazileti, Fatiha Suresi Türkçe ve Arapça Okunuşu ile birlikte Fatiha Suresi Diyanet meali yer almaktadır.

  • Fatiha Suresi Türkçe Okunuşu
  • Elhamdulillâhi rabbil’alemin, Errahmânir’rahim, Mâliki yevmiddin, İyyâke na’budu Ve iyyâke neste’în, İhdinessirâtal mustakîm, Sirâtallezine en’amte aleyhim Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.
  • Fatiha Suresi Anlamı (Diyanet Meali)

Bismillahirrahmânirrahîm. Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah’a mahsustur. (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil. Fatiha Suresi Arapça Yazılışı SRatı MüStakim Ne Demek Fatiha Suresi Konusu Fatiha Suresi, Kur’an’ın iniş nedenini, içerisindeki bilgilerin ve hükümleri özet biçiminde ihtiva ediyor. Fatiha Suresinin konusu, Kur’an’ın ne için gönderildiğinde dair bilgiler vermenin yanı sıra, insanların yapıp yapmamaları gereken hususlar üzerinde duruluyor.

  • Fatiha Suresi Anlamı ve Önemi Fatiha Kur’an açıldığında ilk çıkan suredir.
  • Açılış suresi olarak bilinen Fatiha Suresi, Kur’an-ı Kerim’in özeti niteliğini taşıdığından çok önemlidir.
  • Fatiha ‘Başlamak ve Açmak’ manalarında kullanılır.
  • Allah’a en edilecek en güzel dua manalarına gelir.
  • Dua özelliğini ise en son kısımda amin denmesiyle belli oluyor.

Fatiha Suresi Kaç Ayet ve Sayfa Ne Zaman İndirilmiştir? Kur’an’ın giriş suresi olan Fatiha, toplamda 7 ayetten oluşuyor.1. sayfa içerisinde yer alır ve bu sayfada yine son bulur. Müdessir Suresi indikten sonra Mekke’de inmiştir. Fatiha Suresi Kaçıncı Sayfa ve Cüz İçerisinde Yer Alıyor? Fatiha Suresi, Kur’an’da 1.

  • Sayfa içerisinde bulunuyor.
  • İlk sayfa içerisinde yer aldığından 1.
  • Cüz içerisinde yer alıyor.
  • Fatiha Suresi Okumanın Fazileti ve Faydaları Fatiha Suresi, İslam dininde en faziletli sureler içerisinde yer alır.
  • Faziletleri arasında; başarılı olmak, yardım görmek, şefkat sahibi olmaya yöneltme gibi durumlar bulunur.

Fatiha Suresi, kişinin düşmana üstün gelmesi, kötülüklerden korunması, mevki sahibi olması ve mülk edinmesi için okunabilen sureler arasında bulunur. Fatiha Suresi Abdestsiz Okunur mu? Fatiha Suresi, ister ev içerisinde ister ev dışında ezbere abdestsiz okunabilir.

Belli haram bölgeler dışında, istenilen yerde okunabilir. Ancak faziletinin fazla olması ve daha hayırlı olması nedeniyle, ilim sahibi kimseler tarafından abdest alındıktan sonra okunması daha uygun görülmüştür. Ayrıca Kur’an-ı Kerim üzerinden okunacaksa abdest alınması gerekir. Fatiha Suresi Hikmeti ve Sırları Fatiha Suresinin sırrının çok büyük olduğu alimler tarafından belirtilir.

Alimler 7 gün üst üste okunması durumunda, kişinin dileklerini gerçekleştirebileceğini belirtirler. Hikmetleri arasında murada erme, doğruyu bulma, Allah’a yakın olma gibi durumlar bulunur. Fatiha Suresi Ne İçin Ne Zaman Neden ve Nasıl Okunur? Fatiha suresi namazda okunur.

Vefat eden birinin arkasından, birinin şifa bulması amacıyla okunabilir. Namaz kılarken ve istenilen her zaman diliminde okunabilir. Okuyan kişi bunu içinden okuyabileceği gibi ortam müsait olursa sesli okuyabilir. Fatiha Suresi Nasıl Ezberlenir? Fatiha Suresi 7 ayetten oluşur. Kur’an’da ezberlemesi en kolay sure olarak belirtilir.

Ezberlemek için her bir ayet, 11 defa okunabilir, Ardından tümü birlikte 3 sefer okunursa, ezberleme tamamlanabilir. Fatiha Suresi Ne Anlatıyor? Fatiha Suresi Kur’an’ın özeti niteliğini taşır. Kur’an’ın ne için indirildiğini, insanların hayatlarını düzene sokmak gerektiğini, ebedi saadet sağlamanın mümkün olduğunu anlatıyor.

  • İnsanların her işlerinde ilahi iradeye ve adalete uymaları gerektiğini ihsan ediyor.
  • Fatiha Suresi Ölülere Okunur mu? Fatiha Suresi insanlar vefat ettikten sonra okunan bir duadır.
  • Dolayısıyla diğer surelere göre daha farklı olarak, Fatiha Suresi Allah’ın rahmetinin ölü üzerinde olmasını istemek maksadıyla, ölünün arkasından okunabilir.

Fatiha Suresi Özellikleri Fatiha Suresi Kur’an’ın ilk sayfasında yer alır ve toplamda 7 ayetten oluşur. Sure, Kur’anın özeti olarak görülür. Mekki sınıfında yer alır. Kelime sayısı toplam 29, harf sayısı ise 139’dur. Es Salat ismiyle de biliniyor. Fatiha Suresi Şifa İçin Okunur mu? Alimlerin aktardıklarına göre Kur’an’da şifa için sürekli okunması gereken sureler Fatiha ve ‘dir.

Fatiha, hastaların şifa bulmasına hikmet olur. Kişinin daha kolay iyileşmesine sebep olur. Şifa için okunması önemlidir. Fatiha Suresi Uzun Bağışlama Duası Fatiha Suresi okunduktan sonra bazı bağışlanma duaları okunabilir. Ancak Fatiha Suresinin başlı başına bir dua olduğu unutulmamalıdır. ‘Ey yerleri ve gökleri yaratan Allah’ım.

Sen ki tüm kainatın yaratıcısısın. Allah’ım, bize verdiğin her nimet için sana şükürler olsun. Verdiğin dertler için sana çok şükür ey Allah’ım. Senden geldik sana döneceğiz. Bizi affet, bizi bağışla ey Allah’ım. Sen isminle, gücünle, her şeyi bilen ve işitensin.

  • Imsenin gücünün yetmediği şeylere gücü yetersin.
  • Ol dersin olur.
  • Bizi günahkarlardan eyleme Allah’ım.
  • Bizi Hazreti Peygamberin ümmeti olmaya layık imkan eyle ey Allah’ım.
  • Amin.’ Fatiha Suresi Üzerinde Taşımak Fatiha Suresi üzerinde taşımak isteyen kişiler, bunun durumu hakkında bilgi almak isteyebilirler.

Alimler, Fatihayı taşımanın faziletinin büyük olduğunu hikmet ederler. Kişinin bu ağırlığı taşıması halinde, taşıdığı Fatiha Suresi kendisine kalkan olur. Hastalıklardan uzak kalmasına imkan tanır. Onun zor durumlardan kurtulmasına imkan verir. Allah’ın sözü olduğu unutulmamalı, buna göre davranılmalıdır.

  • Fatiha Suresi Ne Zaman Okunmalı? Fatiha Suresi sabah kalkarken, gece uyurken her vakit okunabilir.
  • Mezarların önünden geçildiğinde rahmet amacı niyetiyle okunabilir.
  • Ayrıca namaz içerisinde Fatiha okunur.
  • Bunun dışında Fatiha Suresi şu vakit okunmalı, hayrı daha fazla demek mümkün değildir.
  • Namaz harici okunduğunda en az 11 kez okunmasının daha hayırlı olacağı ifade edilir.

Fatiha Suresi her dakika, saat ve zaman diliminde mümkün olduğunca okunmalı ve okunması tavsiye edilmelidir. Tefsiri (Diyanet) “Eûzü” veya “istiâze” diye bilinen bu cümle, bu şekliyle bir âyet olmadığı için mushafa yazılmamıştır. “Kur’an okuyacağın vakit o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” (Nahl 16/98) şeklinde buyurulduğu için Kur’an okumaya başlayanlar, besmeleden önce “eûzü.” ifadesini okumak suretiyle bu emri yerine getirmektedirler.

Asıl adı İblîs olan şeytan, Allah’ın “Âdem’e secde et!” emrine uymadığı, kendisinin daha üstün olduğunu ileri sürerek emre karşı geldiği için meleklerin vatanından (melekût âlemi) kovulup sürgün edilmiş; o da imtihan dünyasında Allah’ın kullarını, O’nun yolundan ve rızâsından ayırmak için uğraşmayı kendine vazife edinmiştir (A‘râf 7/11-17).

Şeytan, kendine uyan diğer cinleri ve insanları da kullanarak vazifesini yapmaya çalışmaktadır (En‘âm 6/112). Ancak Allah’a iman eden, O’na dayanan ve güvenen müminlere şeytanın zarar veremeyeceği ve onlara hükmünün geçmeyeceği ilgili âyetlerde açıklanmıştır (Nahl 16/98-100).

Yukarıda meâli zikredilen âyet (16/98) sebebiyle Kur’an okumaya başlayanlar “eûzü” çekerler. Ancak bunun hükmü konusunda farklı görüş ve yorumlar vardır. Bazı müctehidlere göre emir kipi kullanıldığı için eûzü çekmek farzdır. Müctehidlerin çoğunluğuna göre ise bu bir tavsiye emridir, eûzü çekmek farz değil menduptur, teşvik edilmiştir ve güzel bulunmuş bir davranıştır.

Şeytanın insandan en uzakta olması gereken zaman olan Kur’an okuma halinde bile –okumaya başlarken– eûzü çekmek tavsiye edildiğine göre diğer işlere başlarken bunu yapmanın daha da gerekli olacağı anlaşılmaktadır. Kötülüğe karşı bile iyilik yaparak insanlardan gelecek belâyı defetmek, eûzü çekerek de şeytandan gelecek olan vesvese ve kışkırtmayı kendilerinden uzaklaştırmak Kur’an’ın, müminlere tavsiyeleri arasında yer almıştır (bk.

  1. Mü’minûn 23/96-98).
  2. Eûzü, bir yandan böyle maddî ve mânevî şerleri, kötülükleri defetmeye ilâç olurken diğer yandan kulun imtihan şuurunu tazelemekte, insanın ulvî yönü ile süflî yönü arasında ömür boyu sürüp giden ve onu geliştirmeyi, olgunlaştırmayı sağlayan mücadelede uyanık ve tedbirli olmayı telkin etmektedir.1.

Sûrelerin başında bulunan besmele cümlelerinin, Kur’ân-ı Kerîm’in mushaflarda ilk defa toplanmasından itibaren yazılageldiği, aynı dönemde Kur’an’a dahil olmayan hiçbir şeyin mushafa yazılmadığı dikkate alınırsa –aksine görüşler bulunmasına rağmen– her sûrenin başındaki besmeleyi, sûrenin âyet sayılarına dahil olmayan ayrı bir âyet olarak kabul etmek gerekmektedir.

Hanefî fıkıhçılarının görüşleri de böyledir (Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, I, 12) İmam Şâfiî Fâtiha sûresinin başındaki besmeleyi bu sûreden bir âyet olarak kabul etmiştir. Diğer sûrelerin başlarındaki besmeleler konusunda kendisinden iki farklı görüş nakledilmiş, her sûreye dahil bir âyet sayılması görüşü –ona ait olması yönünden– daha sahih bir rivayet olarak kaydedilmiştir.

Ebû Hanîfe’ye göre besmeleler sûrelerin başında ayrı âyetler olduğu için namazda yalnızca Fâtiha’dan önce sessiz olarak okunur, Fâtiha’yı takip eden ve zamm-ı sûre denilen sûre ve âyetlerden önce ise besmele okunmaz. Besmele dilimize genellikle “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla” şeklinde çevrilmektedir.

  1. Bu cümlede zikredilmeyen fakat her besmele okuyanın başlayacağı işe göre niyetinde bulunan “.
  2. Okuyorum, başlıyorum, yapıyorum, yiyorum” gibi bir yüklem vardır.
  3. Allah’ın adıyla, okumak” ifadesinden Türkçe’de “yenen ve okunanın Allah’ın adıyla birlikte yenildiği veya okunduğu” anlaşılır.
  4. Bu mâna kastedilmediğine göre maksadı doğru anlatabilmek için besmeleyi “Rahmân ve rahîm olan Allah adına,,

adını anarak,, Allah’tan yardım dileyerek,” şekillerinde çevirmek de uygun olur. Kul herhangi bir davranışta bulunurken, önemli bir işe teşebbüs ederken önce eûzü çekerek muhtemel olumsuz etkileri defetmekte sonra da besmeleyi okuyarak “kendinin tek başına yeterli olmadığını, başarı ve gücün ancak Allah’tan gelebileceğini, Allah’ın yeryüzünde halife kıldığı bir varlık olarak O’nun mülkünde, O’nun adına tasarrufta bulunduğunu, asıl mâlik ve hâkim olan Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa emanete hıyanet etmiş olacağını.” peşinen kabul etmekte ve bundan güç almaktadır.

Burada tevhid cümlesinin mânası da üstü kapalı olarak mevcuttur. Zira nasıl ki tevhid cümlesinde “lâ ilâhe” denilerek önce bütün sahte tanrılar zihinlerden siliniyor, sonra da “illallah” ifadesiyle hakiki, tek, eşi ve benzeri bulunmayan Tanrı (Allah) kalbe ve zihne yerleştiriliyorsa, eûzü besmele çekildiğinde de önce kulluk ilişkisine engel olan kirli çevre temizleniyor, sonra da bu ilişkinin en uygun anahtarı kullanılmış, doğru kapılar açılmış, sağlıklı bağ kurulmuş oluyor.

Allah yerine “tanrı”, rahmân yerine “esirgeyen”, rahîm yerine de “bağışlayan” kelimelerinin kullanılması bu isimlerin anlamlarını tam olarak karşılamaz. Çünkü Allah ismi, bu isme hakkıyla lâyık olan “tek, eşsiz, benzersiz, bütün kemal sıfatlarına sahip ve eksikliklerden uzak, varlığı zaruri (olmazsa olmaz), yokluğu düşünülemez” olan yüce zâta mahsustur, bu sıfatları taşımayan hiçbir varlığa Allah denemez.

  • Halbuki insanların uydurdukları, kendilerine göre bazı nitelikler yükledikleri mâbudlara tanrı denebilir.
  • Başka bir deyişle tanrı kelimesi Allah için de kullanılabilir, halbuki Allah ismi O’ndan başka hiçbir varlık için kullanılamaz ve Arap dilinde de kullanılmamıştır.
  • Ur’an dilinde rahmân sıfat-ismi de Allah’a mahsustur, başka hiçbir varlık için kullanılmamıştır.

Rahmân “en uzak geçmişe doğru bütün yaratılmışlara sonsuz ve sınırsız lutuf, ihsan, rahmet bahşeden” demektir. Rahmân, rahmetiyle muamele ederken buna mazhar olan varlığın hak etmesine, lâyık olmasına bakmaz, bu sıfatın tecellisi yağmur gibi her şeyin üzerine yağar, güneş gibi her şeyi ısıtır ve aydınlatır.

  1. Rahîm “çok merhametli, rahmeti bol” demek olup bu sıfatla kullar da nitelenebilir.
  2. Allah’ın rahîm sıfat-ismi O’nun, daha ziyade kullarının gelecekte elde etmek üzere hak ettikleri, lâyık oldukları sınırsız rahmetini, lutuf ve merhametini ifade etmektedir.
  3. Esirgemek” ve “bağışlamak” bu sonsuz, engin ve etkisi çeşitli rahmetin ancak bir parçası, etkilerinin yalnızca bir çeşididir.

Dilimizde övme ve teşekkür etme, Arapça’da medih ve şükür kelimelerinin hamd kelimesine yakın mânaları bulunmakla birlikte bunlar arasında birtakım ince farklar da vardır. Methetme (övme) bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır; bu iyilik ve güzelliğin sahibi, kendisinin bunda iradesi ve etkisi olsun olmasın methedilebilir.

  • Işi kendi iradesinin eseri olmayan güzelliği sebebiyle övüldüğü gibi cömertlik ve cesaret gibi erdemlerinden dolayı da övülür.
  • Halbuki hamd ancak irade ve istekle hâsıl olan iyilik ve güzellik karşısında yapılır.
  • Şükür ve teşekkür “isteyerek yapılmış (ihtiyarî) bir iyilik ve ihsana karşı dille veya başka şekillerde uygun mukabelede bulunmak”tır.

Bu, hem Allah’tan hem de insanlardan gelen iyilikler karşılığında yerine getirilmesi beklenen ahlâkî bir ödevdir. Hamdetmek de dil ile yapılır; “hamdolsun, elhamdülillâh.” denir, ancak bunun sebebi yalnızca nimet ve ihsan değil, irade ve ihtiyara dayalı bütün güzellik ve iyiliklerdir.

Bu mânada hamd yalnızca Allah’a mahsustur. Çünkü başkalarına ait olan iyilik ve güzellikler, gerçek ve kâmil mânasıyla onların isteklerine bağlı değildir. İnsanların kendi isteklerine bağlı iyilik ve güzelliklerde Allah’ın da iradesi vardır. Onların irade ve isteklerine bağlı olmayan iyilik, güzellik ve hizmetler ise doğrudan yaratıcının, fıtrat ve özellikleri takdir edip yaratarak insanlara bahşeden kudretin eseridir.

Dolayısıyla bu mânada hamdin tamamı Allah’a mahsustur, O’na aittir. Âlem maddî ve mânevî, görülen ve görülemeyen, dünyada ve âhirette Allah Teâlâ’nın yarattığı her şeydir. Görülen, hissedilen, insan bilgisinin ulaşabildiği maddî varlıklara “mülk ve şehâdet âlemi”, madde ötesi varlıklara da “gayb ve melekût âlemi” denilir.

Gayb ve melekût âleminin tek sahibi Allah’tır. Mülk ve şehâdet âleminin ise gerçek sahibi Allah olmakla beraber görünürde ve mecazen başka sahipleri de olabilir. Vahiy yoluyla gelen bilgilere göre şehâdet ve mülk âlemi, gayb ve melekût âlemine nisbetle denizden bir damla, sahradan bir kum tanesi kadardır.

Günümüze kadar insan bilgisinin ulaşabildiği uzay akıllara hayret verecek büyüklüktedir. Fakat bu büyüklük gayb âleminin yanında bir kum tanesi kadar kaldığına göre gayb âleminin azametini akıl terazisi çekemez. Konuya bu açıdan bakıldığında evrenin büyüklüğüne ve ondaki düzenin inceliklerine dair ulaşılan her yeni bilgi, Allah’ın insana bahşettiği aklın nerelere kadar ulaşabileceğini ortaya koymasının yanında, erişeceği sırların enginliğini tasavvur edebilmesi için bir ölçü de oluşturmaktadır.

Şu halde gayb âleminin bu büyüklüğü iman ve irfanla kavranmakta, oradan da bütün âlemlerin rabbi (sahibi, mâliki, takdir edip yaratanı, koruyanı, geliştireni) olan Allah’ın azamet ve büyüklüğü karşısında kula yakışan hayret haline ulaşılmakta; bu azamet karşısında kul secdeye kapanınca onun hayret hali, “huzur, güven, sevgi, yakınlık ve tatmin”e dönüşmektedir.

Rab kelimesi tek başına söylendiği zaman bundan yalnızca “Allah” kastedilir, O’nun güzel isimlerinden biridir, “sahiplik ve terbiye edicilik” özelliğini ifade eder. Bu kelime “rabbü’d-dâr” (ev sahibi) gibi tamlama şeklinde başkaları için de kullanılır.

  1. Rahmân ve rahîm.
  2. Ödül ve ceza (din) gününün hâkimi” diye çevirdiğimiz tamlamada geçen mâlik “malın, mülkün sahibi” demektir.
  3. Iraat âlimlerince “hükümdar, iktidar sahibi” anlamında “melik” şeklinde de okunmuştur.
  4. İnsanlar için kullanıldığında mâlik ile melik arasında güç, yetki ve tasarruf hakkı bakımlarından önemli farklar vardır.

Mal ve mülkün sahibi (mâlik) kişinin başkalarına hükmü geçmez, başkalarına hükmü geçen hükümdar (melik) ise her malın ve mülkün sahibi değildir. Allah Teâlâ hakkında mâlik ve melik sıfatları kullanıldığı zaman mâna çerçevesinde bir eksiklik olamaz; çünkü O hem âlemlerin sahibidir hem de herkese ve her şeye hükmü geçer; O’nun iktidarı üstünde bir iktidar tasavvur bile edilemez.

  • Melik O’nun zâtına, mâlik ise fiiline ait sıfatlardır.
  • Ödül ve ceza (din) günü”nün âhiretteki hesaba çekme ve hüküm verme günü olduğu, bunu açıklayan başka âyetlerden anlaşılmaktadır (meselâ bk.
  • İnfitâr 82/17-19).
  • Allah Teâlâ bütün zamanlarda ve zaman kavramına bağlı olmaksızın mutlak hâkim, sahip, melik ve mâliktir.

Ancak Allah Teâlâ dünya hayatında, imtihan için kullarına da sahiplik ve iktidar vermiş; imanı olduğu halde gaflet içinde bulunan kimseler –zaman zaman da olsa– Allah’ın sahipliği ve iktidarının bilincinde olmaya özen göstermemişler; imanı olmayanlar ise bunun şuurundan tamamen yoksun kalıp inkâr etmişlerdir.

  1. Âhiret âleminde kulun, bu görünürdeki ve geçici iktidarı da ortadan kalkacağı için Allah’ın melik ve mâlik sıfatı bütün azametiyle ortaya çıkacak, belli olacaktır.
  2. Bunun için âhirette O, gerçekte ve görünürde “melik ve mâlik”tir.
  3. Besmeleden buraya kadar kendisi ve sıfatları, kulları ve kâinat ile kesintisiz ilişkisi, dünya hayatının sonu ve hesap günü hakkında önemli açıklamalar yapan Allah Teâlâ, bunları iman içinde dinleyip anlayan ve şuuruna yerleştiren kullarında hâsıl olacak duygu ve düşünceye, davranış biçimine tercüman olarak “Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” buyuruyor.

Şu halde yukarıda sıralanan eşsiz ve benzersiz sıfatlar Allah’a mahsus olduğuna göre ibadetin ve yardım dilemenin O’na özgü kılınması da –kul açısından– tabii hale gelmektedir. İbadet “kulluk ve tapınma” olarak anlaşılmıştır. Bu kavramın içinde kâmil mânada “sevgi, korku ve boyun eğme” vardır; bu üç tavır ve duygunun birlikteliği ibadetin temelini oluşturur.

  • İnsanların yaratılış gayesi ibadettir; ancak onlar buna mecbur tutulmamışlardır; yani terim anlamıyla ibadet, iradeye bağlı olmayan hareketler ve oluşlar gibi hâsıl olmamakta; ilâhî emri kul, –dünya hayatında bir imtihan olarak– serbest iradesiyle yerine getirmekte veya ihmal etmektedir.
  • Dünyanın bütün nimetleri ve imkânları insanın, insanca (yalnız Allah’a kulluk ederek) yaşaması için verilmiş araçlardır.

Bunları amaçlarına uygun olarak kullanmayanlar nimetin kıymetini bilmemiş ve israfa sapmış olurlar. İnsanın sınırlı gücü ve iradesi her zaman maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamaya ve kendisinden beklenenleri yerine getirmesine yeterli olmamaktadır.

  • Bu sebeple insanlar hem diğer insanlardan hem de insan üstü güçlerden yardım istemeye ve almaya kendilerini mecbur hissetmişlerdir.
  • Fakat onların bu iki kaynaktan yardım istemek ve almak için tuttukları yollar, benimsedikleri sistem ve usuller, ilâhî irşada kulak asmadıkları zamanlarda şirke ve bedbahtlığa düşmelerine sebep olmuş; dolayısıyla birçok bâtıl din, işe yaramaz sistem ortaya çıkmıştır.

Bu âyet, ibadet ederken ve yardım isterken yöneleceğimiz doğru adresi bize göstermekte ve tevhidi (bir Allah’a ibadeti, sığınmayı ve yönelmeyi) getirmektedir. Âyette “ederim, dilerim” yerine “ederiz, dileriz” şeklinin seçilmiş olması tevhid ehli müminlerin bir bütün teşkil ettiklerini, bu sebeple “Sen ben değil, biz varız” ilkesi doğrultusunda hareket etmelerini, ferttoplum arasındaki dengeyi korumalarını işaretlemektedir.

  1. Burada “biz”i oluşturan bağ imandır, bir Allah’a kulluktur; “Allah’ın kulları! Kardeş olun” (Buhârî, “Nikâh”, 45; Müslim, “Birr”, 23, 28-32) meâlindeki hadis de bu mânaya açıklık getirmektedir.
  2. Müminler kardeşçe yardımlaşırlar, fakat kimin elinden gelirse gelsin gerçekte her nimetin Allah’tan geldiğini, O dilemedikçe kimsenin bir şey veremeyeceğini bilirler.

İnsanlar maddî ve mânevî hayatlarını düzenlerken doğrunun yanında yanlış da yapmışlar; hatalı, çıkmaz, saptırıcı yollara da yönelmişlerdir. Sapmanın ve yanılmanın baş sebebi insanın kendini yeterli sanması, bilgi ve güç almak için Allah’a yönelmeyi reddetmesidir.

  • Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek ille de azgınlaşmaktadır! Oysa (kuldaki) her şey yalnız rabbine aittir (O’na dönecektir)” (Alak 96/6-8).
  • Bize doğru yolu göster” duası aynı zamanda rabbin, kullarına bir irşad ve uyarısıdır; eğer insan kendine yeterli olsaydı, doğru yolu görmesi ve bulması için bir başkasına ihtiyacı olmazdı.

Yaratıcı bu tâlimatı verdiğine göre kula düşen, ilâhî irşada kulak vermek, insanî bilgi ve kabiliyetlerini bu irşad doğrultusunda kullanarak her adımını doğru atması için O’nun tarafından sağlanan imkânları gerektiği gibi kullanmaktır. “Doğru yol” (sırât-ı müstakîm) İslâm’dır.

Allah’ın peygamberleri ile kullarına gönderdiği dinlerin genel adı da İslâm’dır. Yaratan ile yaratılan, Allah ile kul, akıl ile vahiy, hürriyet ile cebir, haksızlık ile adalet, iyi ile kötü. ancak İslâm’da yerli yerine konmuş, doğru ilişkiler ve dengeler kurulmuş, kurulma yolları gösterilmiştir. Hadiste yer alan bir örnekle açıklanacak olursa dosdoğru bir yol, yolun iki tarafında iki duvar, duvarlarda açılmış perdeli kapılar ve yolun başında da bir çağırıcı var ve o, “Ey insanlar! Hepiniz doğru yola giriniz, dağılıp parçalanmayınız!” diye sesleniyor.

Birisi perdeli kapılardan birine girmek istediğinde yukarıdan bir başka çağırıcı sesleniyor: “Sakın o perdeyi kaldırma! Kaldırırsan girer gidersin!” (Müsned, IV, 182-183; Şevkânî, I, 20). Bu örnekteki yol İslâm’dır, duvarlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, kapılar haramlardır, yolun başındaki çağırıcı Allah’ın kitabıdır, yukarıdaki çağırıcı ve uyarıcı, her müminin kalbindeki ilâhî öğütçüdür.

  1. Böylece İslâm’da vahiy, vicdan ve akıl birlikte işletilerek doğru yol bulunmaktadır.
  2. Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır, Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
  3. Burada tarihe bir atıf yapılarak yolun doğrusu ve eğrisi hakkında bir başka ölçüt ve delil daha verilmektedir.
  4. İslâm yalnızca Allah kitabında böyle buyurduğu için doğru yol değildir, aynı zamanda tarih boyunca ilâhî irşadı reddedenlerin tecrübeleri de doğru yolun İslâm olduğunu göstermektedir.

Bu sebeple doğru yolu arayanlar ve üzerinde bulundukları yolun sağlamasını yapmak isteyenler, dönüp tarihe bakmak, gerçek mutluluğu bulanlarla sapanlar ve Allah’ın gazabına uğrayanların yol ve yöntemlerini incelemek durumundadırlar. Tarihte hem örnekler hem de ibretler vardır.

  1. Örnekler, peygamberlerin izlerinden giden fert ve ümmetlerde, ibretler ise onlara cephe alan ve Cenâb-ı Hakk’a meydan okuyanlarda görülmektedir.
  2. Bazı rivayetlerde sapanların “hıristiyanlar”, ilâhî gazaba uğrayanların da “yahudiler” olarak açıklanması (meselâ bk.
  3. Müsned, IV, 378; Tirmizî, “Tefsîr”, 2), yalnızca zaman ve mekân itibariyle yakın birer örnek olmalarından dolayıdır.

Müslim’in rivayet ettiği bir kutsî hadiste (bk. “Salât”, 38) Allah Teâlâ’nın, “Namazı (Fâtiha’yı) kulumla kendi aramda yarı yarıya paylaştım ve kulum dilediğini alacaktır” buyurduğu ifade edildikten sonra şöyle devam edilmiştir: Kul (namazda Fâtiha’yı okurken) “Hamd âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur” deyince Allah, “Kulum bana hamdetti” buyurur.

  1. Ul “rahmân ve rahîm” deyince Allah, “Kulum beni övdü” der.
  2. Ceza gününün tek sahibi” deyince “Kulum benim yüceliğimi dile getirdi” der.
  3. Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” deyince “Bu, kulumla benim aramda ortak olan kısımdır ve istediği kulumun olacaktır” buyurur.
  4. Ul “Bizi dosdoğru yola ilet; nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, doğrudan sapmışların yoluna da değil!” deyince Allah, “İşte bu, yalnızca kuluma aittir ve kuluma istediği verilecektir” buyurur.

“Duamızı kabul buyur, böyle olsun, bizi eli boş çevirme” mânasına gelen “âmin” sözü, dilleri ne olursa olsun bütün müslümanların, hatta semavî din mensuplarının ortak ifadeleri haline gelmiştir. Bu cümle Fâtiha sûresine dahil olmadığı gibi âyet de değildir.

Birçok hadiste Resûlullah’ın Fâtiha’dan sonra “âmin” dediği ve böyle denilmesini öğütlediği ifade edilmiştir (meselâ bk. Müslim, “Salât”, 72-76). Namazda veya namaz dışında Fâtiha’yı okuyan veya dinleyen kimse, sûrenin sonunda “âmin” deyince aynı zamanda meleklerin de “âmin” dedikleri, hem şehâdet hem de gayb âlemlerinde aynı anda dile getirilen bu duanın Allah tarafından kabul buyurulacağı hadislerde açıklanmıştır (bk.

Buhârî, “Ezân”, 112-113; Müslim, “Salât”, 72-76). Yine sahih hadisler, Fâtiha sesli okunduğunda “âmin” duasının da sesli yapılacağı bilgisini getirdiği için fıkıh mezheplerinin çoğu bunu benimsemişlerdir (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, II, 229-232). Hanefîler’e göre bu cümle namazda daima sessiz söylenir.

  1. Kaynak linkler:
  2. Ezberlemek İsteyenler için

: Fatiha Suresi Okunuşu – Fatiha Suresi Türkçe Anlamı, Fazileti ve Faydaları (Diyanet Meali & Tefsiri)